31 Ocak 2012 Salı

YAHUDİLERİN SAVAŞ İLAN ETTİĞİ KİTAP

21 Eylül 2011 Çarşamba, 20:22 tarihinde {Gel, ne olursan ol yine gel} tarafından eklendi
” siyon liderlerinin protokolleri bir kısım yahudi liderleri tarafından hiçbir zaman gerçekleşmesine imkan olmayan dünya üzerinde yahudi hakimiyeti altında tek bir devlet kurmak hayalleri ile hazırlanmış bir programdır.bu kitabın ilk defa 1902/1903 kışında bir moskova gazetesinde tefrika halinde neşredildiği sanılmaktadır. 1903 yılında yine bir rusya’da diğer bir rusça gazetede tefrika edilmiştir. her iki tefrika da rusya dışında meçhul kalmıştır.1905 yılında rus papazı prof. sergei nilus bahis konusu kitabın baş tarafındaki yazısında kitabın kendisine bir arkadaşı tarafından el yazması halinde verildiğini, o arkadaşının bunları bir kadından aldığını , kadının ise fransa’daki bir mason cemiyeti toplantısı sonunda bunları mason cemiyetinin en nüfuzlu kişilerinden birinden çalmış olduğunu beyan etmiştir. sergei nilus aynı zamanda yazısında bunların bir toplantı zabıtnamesi olmayıp toplantıda okunan nutuklar olduğunu ve bu protokollerden bir tanesinin kayıp olduğunun anlaşıldığını ifade etmektedir.yukarıda bahsedilen rusça neşriyat komunist ihtilalinden evvel rusya dışında meçhul kalmış ise de, ihtilalden sonra rusya dışına kaçan bir kısım kimseler tarafından sergei nilus’un neşrettiği kitap amerika’ya götürülmüştür.bu arada ingiltere’de british museum kütüphanesi bunlardan bir nüsha elde etmiştir ve halen o kütüphane de 3926.d.5 numarada kayıtlı olarak bulunmaktadır. sergei nilus 1917 senesinde, 1905 yılında neşrettiği kitabın diğer bir baskısını hazırlamış fakat bu kitap piyasaya çıkmadan yahudi kerenski tarafından ihtilal yapılmış ve iktidara geçen kerenski bu kitabın bütün

nüshalarının toplanarak imha edilmesi için emir vermiştir. daha sonra sergei nilus komunist gizli polis teşkilatı tarafından tevkif edilerek kendisine işkence yapılmış ve sibirya’ya sürülmüştür. bihalere sergei nilus orada ölmüş veya öldürülmüştür.

rusya’da komunistler iktidara gelince bu kitaba sadece sahip olmayı dahi ölüm cezasını gerektiren bir suç saymışlardır. bu kanun rusya’da halen yürürlüktedir. rusya’da bu kitabın basılması ve satılması yasaktır. diğer

komunist devletlerde de durum aynıdır. komunist olmayan devletlerde ise güney afrika birliği’nde bu kitap yasaklanmıştır ve bu kitaptan elde eden kimselere ölüm cezası dışında ağır cezalar verilmektedir. siyon liderlerinin protokolleri, rusya’dan kaçan bir kısım göçmenler tarafından kuzey amerika ve almanya’ya götürülmesinden bir müddet sonra meşhur olmuş ve yirminci yüzyılda siyasi sahadaki kitap satışlarından en çok satılan kitaplardan biri haline gelmiştir. yalnız ingilizce nüshası bir milyon adetten fazla satılmıştır.

ingiltere’de rusça ilk tercüme g.shanks tarafından yapılmış ve 1920 yılında basılmıştır. kitabın fazla satışı sebebiyle aynı yıl dört baskı daha yapılmıştır.

daha sonra 1921 yılında victor marsden’in rusça’dan yaptığı tercüme neşredilmiştir.

abd’ de ilk ingilizce tercümeler 1920 yılı sonlarında boston ve new york’ da yayınlanmıştır almanya ve fransa’da 1920 yılından sonra müteaddit baskılar

piyasaya çıkarılmıştır. 1925 yılında şam’da arapça bir tercümesinin neşredildiğ ve ayrıca çeşitli tarihlerde hemen hemen dünyadaki her lisana çevrildiği muhtelif kitaplarda kaydedilmektedir.

türkiye’de sami sabit karaman 1943 yılında roger lambelin’in fransızca tercümesinden türkçe’ye yaptığı çeviriyi neşretmiştir.

siyon liderlerinin protokolleri’nin avrupa, amerika ve diğer birçok yerlerde bastırılıp satıldığını gören yahudiler büyük bir telaşa kapılarak bunların baskı ve satışını önleme çarelerini aramaya başlamışlardır. komunist devletlerde ve güney afrika birliği’ndeki neşretme ve bulundurma yasağını diğer devletlerde tatbik ettiremeyince bu kitabın yahudi olmayan bir kısım kimseler tarafından yazıldığını ve yahudiler tarafından bir mahkeme kararı ile güya ispat etme çarelerini bulmak yolunu denemişler ve bir dava yoluna müracaat etmişlerdir.

26 haziran 1933 tarihinde isviçre yahudi cemaatleri federasyonu ve bern yahudi cemiyeti , isviçre milli cephesi’nin beş üyesine karşı dava açarak, siyon liderlerinin protokolleri’nin sahte olduğu hususunda karar verilmesini ve neşrinin yasaklanmasını istemişlerdir. mahkemede ki hakimin muhakeme sırasında tatbik ettiği usul kanunlarının çok haricine çıkmış ve onun bu kasdi

tutumu isviçre’de büyük hayret ve heyecan uyandırmıştır. mahkeme de duruşmayı idare eden hakim, davacı tarafından şahit listesinde yazılı 16 şahidin hepsini çağırarak dinlemiş, davalıların 40 şahidinden ise ancak birinin ifade vermesine müsaade etmiştir. ayrıca mahkemede resmi zabıt katibi tarafından zabıt tutulması gerekli iken hakim tavacı tarafı iki hususi katip tayin etme hususunda müsaade ederek şahitlerin dinlenmesi ve muhakeme celselerinde cereyan eden hadiseleri zabıt halinde yazmaları için onlara yetki vermiştir.

isviçre muhakeme usulü kanunlarında yeri olmayan ve bu diğer birtakım tutumları , hakimin davacı taraf lehine karar verme temayülünde olduğunu ortaya koymuştur. 14-05-1935 tarihinde mahkemede siyon liderlerinin

protokolleri’nin sahte olduğuna dair bir karar verilmiştir. bu sırada dikkati çeken bir hadise dah a olmuş ve mahkeme kararının açıklanması tarihinden evvel yahudi basını mahkeme kararını neşretmiştir.

1 kasım 1937 tarihinde isviçre federal mahkemesi, bu mahkeme kararının tümünü bozmuştur. o tarihten sonra yahudi propagandistler isviçre federal mahkemesi’nin mahalli mahkeme kararını bozarak hükümden kaldırdığı hususuna hiç temas etmeden sadece mahalli mahkeme kararını ileri sürerek siyon liderlerinin protokolleri’nin sahte olduğunun mahkeme kararı ile ispat edildiğini iddia etmektedirler.

burada dikkat edilecek husus şudur. isviçre’de siyon liderlerinin protokolleri’nin basılması, satılması ve okunması kanunen serbesttir

SİYONİSTLERİN İDEALLERİ1. KUTSAL (VAADEDİLMİŞ) TOPRAKLAR VE DÜNYA KRALLIĞI

22 Eylül 2011 Perşembe, 08:14 tarihinde {Gel, ne olursan ol yine gel} tarafından eklendi
SİYONİSTLERİN İDEALLERİ1. KUTSAL (VAADEDİLMİŞ) TOPRAKLAR VE DÜNYA KRALLIĞI
26 Mayıs 2010 Perşembe, 11:57 tarihinde Fatıma Betül tarafından eklendi
"O zaman Rab bütün milletleri önünden kovacak ve sizden büyük kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Lübnan'dan ırmaktan, Fırat ırmağından garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah'ınız Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır". (Tevrat, Tesnive Bölümü, 12/25)

Hahamlar Tevrat'a sapık üstün ırk inançlarını eklerken, bu ırkın yaşayacağı toprakların sınırlarını çizmeyi de unutmamışlardır. Tevrat'a göre Allah, Yahudilere Kenan diyarını vaat etmiştir. Yahudi dünya hakimiyeti gerçekleşmeden önce, bu topraklarda sadece Yahudilerin yaşadığı bir devlet kuracaktır. Bu devlet büyük dünya krallığının merkezi ve idare yeri olacaktır.

"Ve o kralların günlerinde göklerin Allah (Yehova) ebediyen harap olmayacak bir krallık kurmak ve onun hakimiyeti başka bir kavme bırakılmayacak ancak bu krallıkların hepsini o parçalayacak ve bitirecek." (Daniel Bölümü, 2/44)

Bu dünyada krallığı, bu krallığın merkezi olacak olan vaat edilmiş topraklar bunların nasıl ele geçirileceği Tevrat'ta ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Vaat edilmiş toprakların sınırlarını belirten Tevrat ayetleri şu şekildedir:

“Ve senin gurbet diyarını bütün Kenan diyarını, sana ve senden sonraki zürriyetine ebedi mülk olarak vereceğim. Bütün bu memleketleri sana ve zürriyetlerine vereceğim ve senin zürriyetini göklerin yıldızları gibi çoğaltacağım.” (Tekvin Bölümü 17/8)

“ Üzerinde yatmakta olduğun diyarı sana ve senin zürriyetine vereceğim ve senin yerin tozu gibi olacak ve garba ve şarka ve şimale ve cenuba yayılacaksın ve yerin bütün kabileleri sende ve zürriyetinde mübarek kılınacaktır.” (Tekvin Bölümü 28/13-14)

 “O günde Rab Abramla ahdedip dedi: Mısır ırmağında büyük ırmağa Fırat ırmağına kadar bu diyarı. Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hititleri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine verdim."

(Tekvin Bölümü, 16/18) "Ve Kızıl Deniz'den Filistinlilerin denizine kadar ve çölden ırmağa kadar sana hudut koyacağım, çünkü memleketin ahalisini elinize vereceğim," (Çıkış Bölümü, 23/31)

 “O günde Rab Abramla ahdedip dedi: Mısır ırmağında büyük ırmağa Fırat ırmağına kadar bu diyarı. Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hititleri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine verdim."(Tekvin Bölümü, 16/18)

"Ve Kızıl Deniz'den Filistinlilerin denizine kadar ve çölden ırmağa kadar sana hudut koyacağım, çünkü memleketin ahalisini elinize vereceğim," (Çıkış Bölümü, 23/31)

"O zaman Rab bütün milletleri önünüzden kovacak ve siz büyük ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak, sınırınız çölden ve Lübnan'dan, ırmaktan, Fırat ırmağından garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allahınız Rab size söylediği gibi, dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır." (Tesniye Bölümü 12/25)

Yahudiler asırlardır Mesih'in gelip kutsal toprakları tamamen ele geçireceğine ve Yahudi dünya hakimiyetini tamamen kuracağına inanmaktadırlar. 1948 'de İsrail Devleti'nin kuruluşunun Yahudilerce "Mesihin ayak sesleri" olarak değerlendirilmesi bu inancın ne denli gizli olduğunu gösteriyor.

“O günde Rab Abramla ahdedip dedi:

Mısır ırmağında büyük ırmağa Fırat ırmağına kadar bu diyarı. Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hititleri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine verdim." (Tekvin Bölümü, 16/18)

"Ve Kızıl Deniz'den Filistinlilerin denizine kadar ve çölden ırmağa kadar sana hudut koyacağım, çünkü memleketin ahalisini elinize vereceğim," (Çıkış Bölümü, 23/31)

"O zaman Rab bütün milletleri önünüzden kovacak ve siz büyük ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak, sınırınız çölden ve Lübnan'dan, ırmaktan, Fırat ırmağından garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allahınız Rab size söylediği gibi, dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır." (Tesniye Bölümü 12/25)

Yahudiler asırlardır Mesih'in gelip kutsal toprakları tamamen ele geçireceğine ve Yahudi dünya hakimiyetini tamamen kuracağına inanmaktadırlar. l 948 'de İsrail Devletinin kuruluşunun Yahudilerce "Mesihin ayak sesleri" olarak değerlendirilmesi bu inancın ne denli gizli olduğunu gösteriyor. Bu batıl İnanışlara Yahudiler sıkı sıkıya bağlıdırlar. Yahudi liderleri defalarca kutsal topraklardan bahsetmiş, asıl hedeflerinin bu toprakları ele geçirmek olduğunu belirtmişlerdir.

Theeodor Herzl (1887) : "Kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki (Orta Anadolu) dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı'na. Sloganımız, David ve Solomon'un Filistini olacaktır."

 David Ben Gurion (1948) : "Filistin'in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirilmesi gereken bir başka haritası vardır. Nil'den Fırat'a kadar."

Devlet Başkanı Ben Gurion'un İsrail'in ilanı sırasındaki beyanından : "Görüldüğü gibi Türkiye'nin de bir bölümünü içine alan kutsal toprakları ele geçirmek, Yahudilerin bugün önem verdikleri kutsal amaçlarından birisidir. İsrail ordusu bu amaç için savaşmaktadır."

1837'de yayınlanan Siyonist yayın organı Die Welt gazetesi. Sion Yıldızı, yıldızının içinde yer alan harita, Yahudilerin ele geçirmeye çalıştıkları ve arada Türkiye'nin de bulunduğu "Vadedilmiş Toprakları" göstermektedir.Die Weltt'in anlamının "Dünya" olması ise Yahudilerin sadece vaadedilmiş topraklarla yetinmeyeceğine işarettir. "İşte benden miras olarak Sam milletleri mülkü olarak yeryüzünün uçlarını vereceğim." (Mezmurlar Bölümü, 2/8)

 "Ben dedim, siz ilahlarsınız ve hepiniz yüce olanın oğullarısınız. Kalk ey Allah yeryüzüne hükmet. Zira milletlerin hepsine sen vâris olacaksın." (Mezmurlar Bölümü, 82/6-8)

ASİYE UTKU

Vaadedilmiş Topraklar ve PKK bilmecesi

22 Eylül 2011 Perşembe, 08:32 tarihinde {Gel, ne olursan ol yine gel} tarafından eklendi
Vaadedilmiş Topraklar ve PKK bilmecesi
Uzun zamandır hep söylüyorum mümkün mertebe yazıyorum.
Milletimiz PKK nın gerçekten Kürt sorununun bir ürünü olduğunu zannediyor.
Aslında hayır.

PKK bir amaca hizmet ediyor.

Amaç = Vaadedilmiş topraklar (Kenan Eli , Arz-ı Mev'ud diyede geçer)

Vaadedilmiş topraklar yahudilerin ana vatanları (onların görüşüyle.)
Tek istedikleri Tevrat ın vaad ettiği bu toprakları almak.

Bu toprakların haritası işte bu


Bu Harita ise Tevratta olan harita.
Hz. İbrahimin doğduğu büyüdüğü ve göç ettiği toprakları gösteriyor

Buda incilde geçen harita

Kısacası İsrailin tek hedefi bu toprakları almak.
Onun için herşeyi yapmak.

Dikkatli bakarsanız bu toprakların olduğu her yerde Kan var Savaş var

Şimdi PKK yı bir kez daha düşünün.
Sizce PKK kürt sorunu olabilirmi?

Değil tabiki.
Tek amaç var.
Güneydoğu Vaadedilmiş topraklar içinde. Bu yüzden oranın alınması lazım.
İlerde Ortadoğuda çıkacak büyük bir savaşta Türkiye için yıllardır kanlı olan bu bögeden (Güneydoğu) vazgeçirme planları.

Vaadedilmiş topraklar mutlaka alınacak.
İsmi Büyük Ortadoğu Projesi olacak
Veya başka şey.
Ama Orası mutlaka alınacak.


Bu üç haritanın ortak sırrı nedir arkadaşlar ? Anlayabildiniz mi?...


Mayınların temizlenmesi ile gündeme gelen askeri mühimmat uzmanı Ahmet Zengin ortaya 3 harita koydu ve bakın haritalarda ne var?


Mayınların temizlenmesi tartışmasında işin ucu bildiğiniz gibi İsrail'e dayanınca Türkiye'de kıyametler koptu. Dün akşam FOX'ta Doğan Şentürk'ün hazırladığı programda ilginç bir ayrıntı dikkat çekti.

Askeri Mühimmat Uzmanı Ahmet Zengin, ortaya üç harita çıkarttı. Haritalar üç ayrı kaynakta yer alıyordu ama hepsi de aynı alanları işaret ediyordu.

Zengin o haritaları şöyle anlattı;

VAADEDİLMİŞ TOPRAKLAR: "Harita Sina Yarımadasından başlıyor, hilalin ucu Kıbrıs'ı içine alıyor, Alanya ve Antalya'yı içine alıyor; Mezopotamya, GAP bölgesi, Dicle-Fırat havzasından Basra körfezi ve Irak ile Kuzey Arabistan'ın büyük bir bölümünü içine alıp kapanıyor.

HARİTALARIN ANLAMI NE?: Bu alan Yahudilere vaadedilmiş topraklar adı altında bir alanı kapsıyor. Bu alan bizim ülkemizin güneyini de içeri alıyor. Hz. İbrahim'in yaşadığı yer bu haritada Harran olarak gösteriliyor.

MAYINLARLA İLGİSİ NE?: Bu bölgenin son derece kritik bir bölge olduğu, yıllara dayanan bir emel ve ihtirasın bugünkü tezahürü olduğunu, buradaki bütün problemlerin kaynağının Yahudilerin dini istekleri olduğu görülüyor.

Amerikanın Kurduğu Parti hükümeti tarafından israil e peşkeş çekilen topraklarımız bunlar... Gelecek nesillerin Türkiye'de Cumhuriyetin ilanı günü, ona en merhametsizce
hücum edenlerin başında, cumhuriyetçiyim iddiasında bulunanların yer aldığını
görerek şaşıracaklarını asla farz etmeyiniz!

Bilakis, Türkiye'nin münevver ve
cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların hakikî
zihniyetlerini tahlil ve tesbitte hiç de tereddüde düşmeyeceklerdir.

HRİSTİYANLAR TARAFINDAN DİRİ DİRİ YAKILAN İKİ MİLYON KADIN

Evlilik düşmanı kilise
Roma Kilisesinde kadınlara bakış, “Mizogonizm” denilen evlilik düşmanlığı kapsamındadır. Hıristiyanlığın ilk yüzyılında Roma Kilisesinin iki kurucusundan biri Aziz Paul tarafından formülüze edilen kurala göre evlilik din adamlarının kesinlikle uzak durmaları gereken bir kurumdur. Hatta şöyle söylenmiştir: “Evlenmektense yakılarak ölmek evladır.”

   Hıristiyanlık dikensiz gül bahçesi değildir. Tersine, bir çok sorunu bünyesinde barındırır. 2000 yıldır süregelen dine dayalı sorunları vardır. İç-çekişmeleri, ayak oyunları ve entrikaları vardır. Kilise-Devlet ilişkileri bakımından Hıristiyanlık ve Papalarla, Devlet’i temsil eden Krallar arasında tarih boyunca hangisinin daha güçlü olduğu tartışmaları yaşanmıştır. Bazen Papalar bazen de krallar bu tartışmalardan galip ayrılmışlardır. 18. Yüzyılın Fransız Laisizm’i Jacobin geleneğine uyarak Egemenliği hem Kral’dan hem de Kilise’den alıp Devleti yönetmekle görevlendirilmiş olan Bürokrasi’nin denetimine vermiştir. Anglo Sakson kökenli Sekülarizm ise Kilise ile Devlet’in ayrı ayrı bağımsız birimler olarak bir arada varolmalarını öngörmüş ve Fransız Laisizm’inde önemli rol oynayan Devletçi müdahalecilik anlayışını dışlamıştır. Kral ile Papa çekişmelerinde dönüm noktası sayılabilecek iki önemli gelişmeyi aktarmakta yarar vardır. Bugünkü Avrupa’yı anlamamızda yardımcı alacaktır.

PAPA MI KRAL MI?
   1076 yılında Lateran’da Papa 7. Gregory, Almanya’da ise İmparator 4. Henry, egemendiler. Papa ile İmparator arasında Milano Başpiskoposunun kim olacağı konusunda tartışma çıktı. Papa, Başpiskoposu kendisinin atayacağını ve buna imparatorun karışamayacağını öne sürdü. İmparator ise yanına aldığı iki başpiskopos ve 24 piskoposla birlikte bir suçlama yayınladı. Bu suçlamada din adamları Papa’yı, ahlaken bozuk olmakla, sahtekarlıkla ve yetkilerini kötüye kullanmakla suçladılar. Bu iddiaları destekleyen Kral, Ren kıyısındaki Worms kentinde 24 Ocak 1076’da bir Synod= Din Meclisi topladı. Bu meclis, İmparator’un emriyle Papa’yı görevinden çekilmeye çağırdı. Piskopos kenti olarak bilinen Worms’tan böyle bir çağrı gelmesi Papa’yı kızdırdı. Kendisine gönderilen belgeyi reddetti. Papa bununla yetinmedi ve kişisel yetkisini kullanarak İmparatoru “Aforoz” etti. İmparatoru destekleyen din adamları bir anda dağıldılar. Tahtını kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıya kalan İmparator yelkenleri indirdi ve 1077’de Papa’nın üstünlüğünü kayıtsız şartsız kabullendiğini ilan etmek zorunda kaldı.

PAPA’NIN ELİNDEKİ GÜÇLÜ SİLAH
   Hıristiyanlıkta Aforoz, Papalar’ın elindeki en güçlü silahtır. Aforoz edilmek sanıldığı kadar basit bir olay değildir. Aforoz edilen kişi doğrudan doğruya Hıristiyanlık’tan atılır. “Atılırsa ne olurmuş”, demeyin. Aforoz edilen şahıs ilkin vaftiz hakkını, doğum kayıtlarını, dolayısıyla ölüm kayıtlarını ve en önemlisi ona verilmiş olan Hıristiyan adını ve evliliğini yitirir. Aforoz edilen şahıs en kısa deyişle insan sayılmak hakkını yitirir. Adı kilise kayıtlarından bir kez silindi mi bir daha böyle bir insanın yaşamış olduğunu bile kanıtlayabilmek olası değildir. Çünkü 18. Yüzyıla kadar ve günümüzde bile-doğum, evlilik ve ölüm kayıtlarıyla tüm tapu ve eğitim kayıtları Kilise’de tutulmaktaydı. Protestanlığın kurucusu Papaz Martin Luther, Papa tarafından Aforoz edilmişti. Aradan yaklaşık 430 yıl geçmiş olmasına rağmen hala af edilmemiştir. Luther ve Vatikan için 2000 yılında bile resmi literatürde Martin Luther’in adı yoktur. Çünkü Aforoz edilmiş birinin adını anmak Papa’nın dinsel otoritesine karşı çıkmakla eş değerli sayılmıştır.

İMPARATOR BASTIRIYOR
   İmparator 4. Henry’nin hazin sonu ondan sonraki Kral 5. Henry’ye iyi bir ders olmuştu. Nedir ki bu kez Lateran’da İmparator’un dişine göre bir Papa oturmaktaydı: 2. Calixtus. İmparator, din adamlarının daha alt makamlara seçilmelerinde ve kendisine karşı vecibelerinde bazı hakları olduğunu öne sürdü. Oldukça uzlaşmacı bir Papa olan 2. Calixtus bu istekleri kabul etti. Ama üst makamlara yapılacak tüm atamalarda, Kral seçime katılsa bile son sözü yine Papa söyleyecekti. İmparatorla Papa arasında yine Worms Kentinde 1122 yılında bir Concordat= Sözleşme imzalandı. Bunun üzerine Papa bir “Bull” (kolay anlaşılsın diye fetva diyelim) yayınladı. Böylelikle Avrupa’da ilk kez imparatorlar “Worms Sözleşmesiyle” atamalarda bir yere kadar söz sahibi oldular. Kilise ile Devlet (dikkat önemli: Kilise ile Devlet başka, Din ile Devlet başkadır) arasındaki dengelerin oluşumunda dönüm noktası sayılan bu sözleşme her zaman geçerliliğini korumuştur.

KARDİNAL KENTİNİN AYRICALIĞI

   Yukarıda “Piskopos Kenti” diye bir tanım geçti. Bu da çok önemlidir. Hıristiyanlıkta kentlerin kiliseyle ilişkileri belirli esaslara bağlanmıştı. Kilise-Devlet ilişkisi gibi bir de Kent-Kilise ilişkisi vardı. Ki bu da daha sonra Laisizm ve Sekülarizm’in ortaya çıkmasında etken olmuştur. Katolik aleminde Katedral inşa edebilmek hakkına kavuşmuş kentler ayrıcalıklı bir statü edinirlerdi. Örneğin Almanya’nın Köln şehri bir katedral kentidir. Katedral kentlerinde Kardinal bulunması zorunludur. Dolayısıyla Katedral kentinin Kilisesine kayıtlı olmak, inanın, Bill Gates olmaktan daha önemlidir. Bir de daha alt sırada yer alan önemli şehirler vardır ki bunlar da “Episkopos Şehri” statüsündedirler. Bu kentlerde genellikle Kardinal bulunmaz, Piskopos bulunur. Papalar oturmak isterlerse Kardinal şehirlerine gitmeyi yeğlerler. Diğer şehirler ise Kilise’nin hiyerarşik yapısı içinde başka özellikleriyle yer alırlar. Geçmişte Kardinal kentinin Kilisesi’ne kayıtlı bir tüccar, piskopos kentinin kilisesine kayıtlı bir tüccara göre öncelik hakkına sahipti. 1648’den itibaren yavaş yavaş bu ayrıcalık kalktı. Sekülerleşme ve sonrasında da kapitalizm geliştikçe bu ayrıcalık yerini “Rekabet” kavramına bıraktı.

“EVLENMEKTENSE YAKILARAK ÖLMEK EVLADIR”
   Katolik= Evrensel Kilise, kadınlar ve evlilik konusunda çok hassastır. Bu kilisede kadınların yeri ve rolü ile evlilik kurumu başlı başına bir sorundur. Roma Kilisesinde kadınlara bakış, “Mizogonizm” denilen evlilik düşmanlığı kapsamındadır. Ve Hıristiyanlığın ilk yüzyılından itibaren formüle edilmiştir. Eden de Roma Kilisesinin iki kurucusundan biri olan, Aziz Paul’dur. Ona göre evlilik din adamlarının kesinlikle uzak durmaları gereken bir kurumdur. Hatta şöyle söylenmiştir: “Evlenmektense yakılarak ölmek evladır.” Kilise Babaları işte bu görüşlerini Havva’ya dayandırarak Hıristiyanlığa sokmuşlardır. Onlara göre Havva, Tanrı’nın değil Şeytan’ın sözüne uymuştur. Bunun sonucunda da Adem’le birlikte “ilk günah”ı işleyerek birlikte Cennet’ten kovulmuşlardır. Havva yüzünden tüm insanlığın ilk “Masumiyeti” lekelenmişti. Bu nedenle erkeklerin kadınlardan uzak durmaları gerekmekteydi. Engels’in dediği gibi Hıristiyanlık gerçekte tüm insanları işte sadece bu konuda, “İlk günahı” işlemiş olmak konusunda “eşit” kabul eder, bunun dışında insanlar hiç bir şekilde Eşit değildirler.

DİRİ DİRİ YAKILAN İKİ MİLYON KADIN
   İlk kez Aziz Paul (Yahudilik adı, Saul) tarafından formüle edilen bu ilk günah, Hıristiyanlığa sonradan geçen ve Yahudi olmayan Romalılar tarafından hiç bilinmiyordu. Böyle bir ilk günahtan doğduklarını ilk kez Aziz Paul’dan duymuşlar ve gülüp geçmişlerdi. Hıristiyanlık geliştikçe bu ilk günah olanca ağırlığıyla Hıristiyanların hayatlarını şekillendirmeye başladı. Öte yandan ilk günah olmadan vaftiz de olamıyordu; bu olmayınca da İsa’nın Kilisesi’ne katılarak “Tüm” diğer günahlardan kurtuluş da olamıyordu. Bu olmayınca da İsa’nın ’Kurtarıcılığı’ sağlanamıyordu. İlk günahı kabul etmeden İsa’nın kilisesine katılarak ’tüm’ diğer günahlardan kurtuluş da olamıyordu. Roma Kilisesinin bu yoğun baskısı doruk noktasına 11. Yüzyılda ulaştı ve yüzyıllarca sürdü. Havva, hep o “Şeytana” uyarak erkeğin masumiyetini kirleten dişi olarak gösterilmişti. Nihayet 1209’da Papalar büyük bir Haçlı ordusu kurarak, kendilerine göre Heretik= Dinden Sapmış Kişi, kabul ettikleri Hıristiyan cemaatleri soykırıma uğrattılar. Kısaca, Cathare diye bilinen bu soykırım sırasında yaklaşık bir milyon insan öldürüldü. Soykırımı yöneten Katolik şövalyelerden biri şöyle demişti: “Hepsini öldürün. Tanrı nasıl olsa hangisinin heretik, hangisinin masum olduğuna karar verir.” Daha sonra Hitler de işte bu mantığı kullanarak milyonlarca insanı öldürmüştü... Nedir ki kilise burada durmadı. 15. Yüzyılda bu kez ebe kadınların “Büyü” ve “Sihirle” uğraştıklarını öne sürerek yaklaşık 2 milyon kadını “Cadı” oldukları gerekçesiyle diri diri yaktırdı ve bu dul kadınların kendilerine kocalarından kalmış olan malları ve arazilerini gasp etti.

“BEN YAPTIM OLDU”
   Bu kıyımlardan sonra, ilk kez Bizans’ın zorlamasıyla 7. Yüzyılda göstermelik olarak anlamı kabul edilmiş olan “Meryem Ana” kültü 16. Yüzyılda öne çıkartılmaya başlandı. Ondan önce Roma Kilisesi için Meryem Ana, Ortodoks Kilisesinde olduğu kadar önem taşımıyordu. 16. Yüzyılda Hıristiyan nüfusun azalmakta olduğu anlaşılınca bu kez evlilik teşvik edilmeye başlandı. Meryem Ana’nın öne çıkartılması, Havva’nın tam karşıtı olarak değerlendirilmesiyle sağlanabildi. Bu yeni dogmaya göre Havva, Tanrı’nın kendisinden istediği işi yapmamış ama, Meryem, imanı tam olduğu için Tanrı’nın isteğini yerine getirmiş ve “Bakire” olmasına rağmen İsa’nın dünyaya gelmesinde aracılık etmişti. Öyleyse diyordu Kilise, imanlı kadınlarla evlilik yapmak hayırlıdır... Katoliklik’te Havva ile Meryem işte böylesine zıd prototipleri oluştururlar. Bir de fahişeyken nadim olup İsa’nın Havarilerine katılan Mecdeli Meryem vardır. Bu da Kilise tarafından ilk kez 17. Yüzyılda öne çıkartılmaya başlandı. Bu kadın da hiç değilse yaptığı işten -fahişelik-nadim olup, imana gelmiş biriydi. Ve ilk kez fahişelikten vazgeçen kadınlar için Maria Magdelena (Mecdeli Meryem) manastırları açıldı. Meryem Ana ise ilk kez 1870’de resmen “Lekesiz” doğumla dünyaya gelmiş tek “masum kadın” olarak kabul edildi. Katolik aleminde bu olaya “İmmaculate Conception” denilir. Buna göre sadece Meryem değil, annesi olarak kabul edilen St. Anna da bakireyken Meryem’i doğurmuştu.18. yüzyıla kadar hiç bir Hıristiyan böyle bir dogmadan haberdar olmamıştı ama Papa “Ben yaptım oldu” dedi ve bugün de onun dediği geçerlidir.

“BENİM”DİYEN FEMİNİSİTLERE TAŞ ÇIKARTAN TEODORA

   Bizans İmparatoru Justinyen’in başını döndürüp onunla evlenen sirk güzeli vahşi hayvan terbiyecisinin kızı Teodora işte böyle Mecdeli Meryem gibi bir kadındı. Sık sık şeytan’a uymuşluğu vardı. Ve inanır mısınız ki bu kadın Hıristiyanlığın, daha sonraki dönemlerinde hayli tartışılan ve bölünmeye yol açan bir çok uygulamasında söz sahibi olmuştu. Teodora, ne Roma’daki Papa’yı ne de İstanbul’daki Patrik’i önemsemişti. Hıristiyanlığa doğrudan doğruya kendi kafasına uygun gördüğü fikirleri sokmuş veya çok tartışmalı fikirleri savunmuştu. Teodora, günümüzde benim diyen feministlerin topluca 40 yılda yapamadıklarını tek başına üç beş yıl içinde yapabilmiş bir kadındı. Ve onun bu girişimleri Logma ve/veya Gelenek haline gelerek Doğu Kiliseleri’ne mal edilmişti.

Hristiyan Misyonerlerin yalanları

22 Eylül 2011 Perşembe, 08:38 tarihinde {Gel, ne olursan ol yine gel} tarafından eklendi
Hristiyan Misyonerlerin yalanları
Misyonerler, Avrupa’nın kalkınmasına Hıristiyanlığı sebep gösteriyorlar.
Hıristiyanlığın hüküm sürdüğü Ortaçağda, Avrupa geri değil miydi?
Hıristiyanlık, hangi gelişmeyi emretmektedir?


Bugün hıristiyanların refah içinde olmasına karşı, müslüman ülkelerinde bulunan halkın fakir ve perişan olmasının din ile hiçbir alakası yoktur.
Aklı başında olan herkes; eğer bugün müslümanlar zaruret içinde iseler, bunda kabahatin kendi büyük dinleri İslamiyet’te değil, bu dinin esaslarını bilmeyen veya bildiği halde tatbik etmeyenlerde olduğunu görür.
Hıristiyanların fen sahasında ilerlemesinde ise, Tevrat ve İncillerin değil, iman etmedikleri halde, Kur'an-ı kerimin gösterdiği saadet yoluna sarıldıkları, böylece kendi çalışkanlıklarının, gayretlerinin ve sebatlarının sebep olduğunu derhal fark eder.
Bizim dinimizde, çalışmak, dürüst ve sebat sahibi olmak, her şeyi öğrenmek, tekrar tekrar önemle emrolunduğu halde, bunu yapmayanlar şüphesiz ki, Allahü teâlânın gazabına uğrayacaklardır. Yoksa, müslümanların geri kalmalarının sebebi, hıristiyan olmadıkları için değil, hakiki müslüman olmadıkları içindir.
Japonlar hıristiyan olmadıkları halde, Kur'an-ı kerimin emrettiği gayret ve dürüstlük neticesi olarak optikte Almanları; otomobil sanayiinde Amerikalıları geçti.
1985’de, Japonya’da 5.5 milyon otomobil yapıldı ve bütün dünya buna hayret etti. Japon halkı, refah içindedir. Elektronik sanayiinde de, dünyayı geçmiştir. Japon hesap makineleri, Japon bilgisayarları, Japon mikroskopları, Japon teleskopları, Japon fotoğraf makineleri dünyayı kaplamıştır. Bunların hıristiyanlıkla bir alakası yoktur. Yalancı misyonerler acaba buna ne diyecekler ki?
Hıristiyanların yerli maşaları olan din düşmanları, temiz gençleri aldatmak için, (İslamiyet ilerlemeye engeldir. Hıristiyanlar ilerliyor. Tıpta, savaşta, haberleşmelerde kullandıkları fen aletleri, gözlerimizi kamaştırıyor. Biz de hıristiyanlara uymalıyız) gibi sözlerle, İslamiyet’teki güzel ahlakı, kardeşliği bıraktırmaya uğraşıyorlar ve Avrupalılara, Amerikalılara benzemeye ilericilik diyorlar. Gençleri, kendileri gibi İslam düşmanı yapmaya, felakete sürüklemeye çalışıyorlar. Halbuki İslamiyet, fende, sanatta ilerlemeyi emrediyor. Hıristiyanlar ve bütün gayri müslimler, babalarından, ustalarından öğrendiklerini yapıyorlar. Önceki neslin yaptıklarını, ufak tefek ilavelerle, tekrar yapıyorlar. Öncekiler yapmasalardı, bunlar hiçbirini yapamazdı.
Tarih gösteriyor ki, fendeki yenilikleri, hep müslümanlar yaptı. Fen bilgilerini, fen aletlerini yüz sene evvelki hâle kadar yükselttiler. Bu terakkilere, hep İslam dini ve bu dini tatbik eden İslam devletleri sebep oldu. Hıristiyanlar, haçlı seferleri ile İslam devletlerini yıkamadıkları için, siyasi oyunlarla, yalanlarla, hilelerle, içerden yıktılar. Bunların topraklarında, muhtelif rejimler kurdular. Fakat, İslamiyet’i yok edemediler. Müslümanlardan kalan, fendeki keşiflere, ilaveler yaparak bugünkü terakkiyi kendilerine mal ediyorlar. Yalnız kendi keyiflerini, zevklerini, menfaatlerini düşünenler, kötülüklerini ortaya koyduğu için, fen ve sanatı emreden İslamiyet’e gericilik diyorlar. Yahudiler, Hıristiyanlar, hatta başka din mensupları da Cennete, Cehenneme inanıyor, Mabedleri dolup taşıyor. Bu inananlara gerici demediklerine göre, fenne, sanata değil, zevk ve safaya, ahlaksızlıklara ilericilik dedikleri anlaşılıyor. Böyle asılsız ve haksız yalanlarla, İslamiyet’e küstahça, ilk saldıran İngilizlerdir.
Şimdi müslümanların, İslamiyet’in emrettiği, fen bilgilerine de sarılmaları, yine büyük sanayi kurarak yeni aletler yapmaları, Hıristiyanlardan üstün olarak, bütün insanlığı saadete kavuşturmaları gerekir.

BALKANLARDA TÜRK SOYKIRIMI

22 Eylül 2011 Perşembe, 08:42 tarihinde {Gel, ne olursan ol yine gel} tarafından eklendi
BALKANLARDA TÜRK SOYKIRIMI
1912 felaketinden sonra Anadolu’ya gelen Balkanlılar,Rumeli göçmenleri dediğimiz kesimdir.Bir toplantıda Türkkaya Ataöv tarihi meselelere hep “ileriye bak,geçmişi unut,kimseye kin tutma” felsefesi ile yaklaştığımızı söylemişti.Aslında bizden başka kimsenin geçmişini unuttuğu yok ve bu şekilde geçmişi unutarak ileriye yürünmesi de mümkün değildir.Nitekim bu savaş ne mektep kitaplarında ne matbuatta,ne de filmlerde yer alıyor ve Balkan Savaşı nedir,nasıl bir faciadır bilmiyoruz.Vaktiyle büyük anneler olanları anlatırmış bir müddet sonra ise mesele “Ne diyor bu ihtiyar ?” yakınmasına dönüşmüştür. Halbuki Balkan Savaşı yakın Türk tarihinde bir faciadır ve bu faciayı yaşayanlar da bazı Türklerdir.” diyerek belirttiği görüşleri üzerinde düşünmek gerekir.
Balkanların 1800’lü yılların başından itibaren yazılı tarihi;Türklerin ve Türk olarak görülenlerin başına gelen,milyonlarca ölümle sonuçlanan soykırımların ve zorla göç ettirilmelerin tarihi niteliğindedir.
Balkanlarda 1821 ile 1922 yılları arasında beş milyondan fazla Müslüman Türk,ülkelerinden sürülüp atılmıştır.Beş buçuk milyon Müslüman Türk’te kimi savaşlarda öldürülerek,kimi de sığıntı durumunda iken açlıktan ve hastalıklardan canını yitirerek ölmüştür.
Balkanlarda uğranılan bu soykırımlar neticesinde Türk nüfusu önemli bir kayba uğramıştır.Bu sebeble Balkanların tarihi,Türklerin uğradığı soykırımlar göz önüne alınmaksızın gereği gibi anlaşılamaz.
Osmanlı – Türk İmparatorluğu;kendini yenilemek ve çağdaş bir devlet kimliğiyle varlığını sürdürmek için çabaladığı bir dönemde,önce sınırlı kaynaklarını, Müslüman Türk nüfusun düşmanlarınca kıyımdan geçirilmesini önlemek;sonra da bu düşmanlar üstüne geldiğinde,İmparatorluk merkezine akın akın gelen göçmenlerin gereksinmelerini karşılamak için harcamak zorunda bırakılmıştır.
Türkler,Balkanlardaki bu badireden yok edilemeden çıktı ama Türk Milleti Balkanlarda başına gelen olaylardan derinlemesine etkilendi ve bu etkiler günümüzde de sürmektedir.
Türklerin Balkanlarda uğradığı bu kayıplar,Türk tarihi açısından büyük önem taşımasına rağmen bu kayıplara ders kitaplarında değinilmez. Bulgarların,Sırpların,Rumların uğradığı kıyımları anlatan ders ve tarih kitapları,Türklerin uğradığı kıyımları anmamıştır.Bu durum Türklerin başına gelen ölüm ve sürgünlerin,tarihsel önemini anlamamızı engellemiştir.
Balkanlarda ilk toplu soykırım olarak 1683’te Viyana kuşatması ile başlayan ve 16 yıl harpleri neticesinde Karadağlıların Osmanlı-Türk karşıtı bir hareket ile Metropolit Danilo Petroviç önderliğinde yaptıkları katliamı gösterebiliriz.Balkanlarda Müslüman Türklere yönelik ilk toplu katliam olarak bilinen Danilo’nun kıyım hareketi “Türkleşmiş olan hrıstiyanların imhası” olarakta bilinmektedir.
Balkanlarda Türklerin uğradığı  toplu soykırımların ilk örneklerinden biri de 1821 Mora İsyanı olarak tarihe geçen  Yunan ayaklanmasıyla gerçekleşmiştir.Yunan ayaklanması, Balkanlarda Türklerin topluca öldürülmesi ve sürülmesi ile ilgili süreci başlatan ilk harekettir.Burada izlenen yöntem, daha sonra yapılacak olanlara bir model olarak ortaya çıkmıştır.
Tarihçi George Finlay 1861 yılında “1821 Nisanında,20000 kişiye yakın bir Müslüman Türk nüfus Yunanistan’da (Finlay,burada Yunanistan derken bu günkü Yunanistan’ın anakarasındaki güney kısmını yani Mora’yı kast ediyor.Çünkü 1861’de Yunanistan krallığının toprağı o kadardı.Yunanistan kurulduğu tarihten bu yana Türk topraklarını işgal ede ede Türkiye’nin aleyhine olmak üzere üç misli büyümüştür.) dağınık olarak yaşıyor ve tarımda çalışıyordu.Ayaklanmanın üzerinden iki ay geçmeden bunların çoğu kıyımdan geçirildiler.Adamlar,kadınlar,çocuklar,hiç acımadan ve sonra da pişmanlık duyulmadan öldürüldüler.” demektedir.
Mora İsyanında Yunanlı çeteciler ve köylüler,buldukları her Türkü öldürmüşlerdir.Hatta Kalavryta ve Kalamata’dakiler kendilerine öldürülmeyecekleri sözü verilen Yunanlılara teslim oldu ancak bunlarda öldürüldü.Yunanlılar yarımadanın her bölümünde Türklere saldırdı ve hepsini öldürdü.Kalelere sığınanların geriye dönüş umudunu yıkmak için Türklerin evleri yakıldı.İsyanın başladığı Mart’ın 26’sından Nisan’ın 22’sindeki paskalya Pazar’ına kadar göz kırpmadan 15000 Türk can verdi.
Yunanlı Başpiskopos Germanos “Hristiyanlara huzur,Konsoloslara saygı,Türklere ölüm” diye emir veriyordu.Yunanlılar yakaladıkları Türkleri erkeği,kadını ve çocuklarıyla kıyımdan geçirmek suretiyle “Hiçbir Türk kalmayacak / Ne Mora’da, ne dünya da !” şarkısını da ağızdan ağıza yayarak soykırımı adeta alay edercesine tamamlamışlardı.Ayaklanmanın başlamasından itibaren üç hafta içinde Mora’da bir tek Türk bırakılmamıştı.
Tripolitza’daki olay ise vahşetin boyutunu çok iyi anlatmaktadır.Kolokotrones isimli birinin anlatımına göre kasabaya girdiğinden itibaren “yukarı hisar kapısından başlayarak atımın ayağı hiç yere değmedi.İlerlediğim zafer kutlama töreni yolu cesetlerden bir örtüyle döşenmişti.” demektedir.
Bu soykırım değilde nedir ?Mora’da başımıza gelenler Türk Milletine anlatılmışmıdır ?Soykırımın hesabı sorulmuşmudur ?Bunlar tarihçiler ve siyasetçiler tarafından cevaplanması gereken önemli sorulardır.
Balkanlarda 1821 Mora ayaklanması ile başlayan Türk soykırımları;Balkanlardan Türk nüfusu arındırmak politikasına dayanıyordu.Bu politika Avrupa devletleri ve Rusya ile haçlı zihniyetinin bir eseriydi.Bu durum 1877 – 1878 Osmanlı – Rus, 1912 – 1913 Balkan ve 1919 – 1923 Kurtuluş Savaşlarında kendini yeniden göstermiştir.
Bir Bulgar devletinin yaratılmasıyla ve Bulgaristan Türklerinin soykırım ve yurtlarından sürülmesiyle sonuçlanan Bulgar ayaklanması hareketi, Osmanlı – Türk İmparatorluğuna karşı birbirleri ile bağlantısız eylemlerle başladı.Küçük Bulgar grupları,Sırp ve Yunan ayaklanmalarında Osmanlıya karşı savaştılar.Ruslar; 1806,1811 ve 1829’da Balkanları istila ettiklerinde Bulgar gönüllüleri Ruslara katılarak onların yanında yer aldı.
Tarihe 93 Harbi olarakta geçen 1877 – 1878 Osmanlı – Rus savaşının,Bulgaristan Türklerinin kıyımdan geçirilmesi  ile yaşanan dehşet olaylar üzerine başladığı söylenebilir.
Ayaklanmanın elebaşlarından Benkovski’nin konuşmalarında “Türklerin geçirilebilen her yerde öldürülmeleri” emrediliyordu.Bunun üzerine hemen 1000 civarında Türk köylüsü katledilmiştir.
1877 – 1878 Osmanlı – Rus savaşında Türklerin ölümleri dört  sınıfa ayrılabilir:
a-)Taraflar arasındaki çatışmalarda meydana gelen ölümler
b-)Bulgar ve Ruslar tarafından öldürülmeler
c-)Yaşam içim zorunlu gereksinmelerin sağlanmasının engellenmesiyle
                 açlıktan ve hastalıktan ölümler
d-)Bulgaristan Türklerinin sığıntı durumda yaşadıkları koşullardan
                 kaynaklanan ölümler
Savaşın korkunç bilançosu sonucunda Müslüman Türklere ait nüfusun %17’sine tekabül eden 261.937 kişinin katledildiği görülmektedir.
Bu savaşa ilişkin bir belge henüz ortaya konamamış olsada, olayların gelişmesine bakılarak çıkarılabilecek en mantıklı sonuç,Rus askerlerin yaptığı insan öldürmelerinin,yıkımın ve ırza geçmelerin,Rus askeri komutanlığının emirleri çerçevesinde  gerçekleştiğidir.
Rusların sivil halkı kıyımdan geçirmeye girişmelerinin altında yatan temel amaç;Türk köylüler arasında dehşet salmak ve ilerleyen Rus ordularının önünde onları kovalayarak Osmanlı ordusunu harp dışı konularla ilgilenmeye itmekti.Nitekim Ruslar bunu gerçekleştirmekte başarılı oldular.Sürüler halinde Osmanlı – Türk İmparatorluğu’nun merkezine doğru kaçan Türkler, yolları kapadılar,cepheye asker ve malzeme taşınmasında kullanılabilecek tren vagonlarını doldurdular.
Bu savaş döneminde Bulgaristan’da Türklerin varlığına son vermek için kullanılan yöntemler yani cinayet ve dehşet saçmanın kullanılması binlerce yıl önce keşfedilmişti.Bu yöntemler çerçevesinde Türkler ya hemen öldürülecek ya da öldürülme korkusu içinde yurdundan kaçırılacaktı. Eski Zahra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi’nin yayınlanmış hatıralarından bu planların nasıl yaşama geçirildiği çok iyi anlaşılmaktadır.
Bu savaş sonucu;ülkenin yani Bulgaristan’ın Türklerden temizlenmesi ve ezici çoğunluğu Slavlaşmış Bulgarlardan oluşan bir Bulgaristan’ın ortaya çıkması sağlandı.Bulgaristan Türklerine saldırılması,Rusların askeri politikasının pratik,bilinçli ve acımasız bir amacı idi.
Ruslar,amaçlarına tahakkuk ettirmek için kirli savaşlarda usta ve uzman olan Don – Volga / Rus Kazaklarından faydalandılar.Kazaklar,kimse kaçmasın diye köyleri kuşatmaya alıyor,sonra da Bulgarlar köye dalıp talana ve kıyımdan geçirmeye girişiyorlardı.Örneğin Hıdır Bey köyünde Rus Kazakları Türklerin elindeki silahları toplayıp Bulgarlara verdiler.Bulgarlarda köyün 70 erkeğinden 55’ini orada öldürdüler.Yine Büklümbük’te aynı yöntemle silahsızlaştırdıkları köyün erkeklerini bir saman ambarına,kadınları ve çocukları evlere yerleştirdikten sonra ateşe verdiler.Kaçmaya çalışanlara da Bulgarlar ateş ettiler.Kaçabilenler bunu diğer Türklere anlattılar zaten Ruslarda korku yaratmak için bunu istiyordu.Bunun gibi bir çok olay Müderrisli,Yeni Mahalle,Usturumca,Kadisle,Binpınar gibi Türk yerleşim birimlerinde yaşanmıştır.
Filibe  ve Edirne’de İngiltere’nin konsolos yardımcısı olarak görev yapan Edmund Calvert yazdığı 16 Eylül 1878 tarihli raporda “… bu yörenin Türk erkek nüfusunun toptan ve duygusuz kıyımdan geçirmelerle kökünden kazımak amacını güden hesaplı ve kısmen de başarılı olmuş girişimler…” diye ifade edilen soykırım1990’lı yıllarda Haçlı zihniyeti tarafından Türk olarak görülen Boşnaklara’da çoğunlukla erkekleri öldürmek sureti ile uygulanmıştır.
Avrupa eğer böyle utanç verici işleri Türkler yapmış olsaydı,bütün Türkleri kolayca lanetlerdi.Ancak aksine bu soykırımlar diplomatik raporların varlığına rağmen gizlenmiş ve planlı olarak olayların üstü örtülmüştür.
 Balkan Savaşı öncesindeki soykırım göçlerin önemli bir bölümünün Girit ve Oniki Ada olarak bilinen Türk adalarında olduğu görülür.Başta Girit olmak üzere Türk egemenliğindeki adalar uluslararası ayak oyunları ile Yunanistan’a verilmiştir.Sadece Girit Adasındaki nüfus oranları takip edildiğinde Rumlar tarafından gerçekleştirilen katliamların korkunç boyutu ortaya çıkar.Girit Adasından 1878 – 1898 yılları arasında 175.900 müslüman Türk’ün göç etmek zorunda kaldığı göz önüne alınırsa Türklerin Girit’te hangi akibetle karşılaştıkları pek fazla tartışılır bir konu olmaktan çıkar.
Birinci Balkan Savaşında,Osmanlı – Türk İmparatorluğu 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşından çok daha hızlı bir yenilgiye uğradı.Sadece iki ay süren çatışmalar sonunda hemen hemen bütün Avrupa Türkiye’si yitirilmişti.Çatalca savunma çizgisi,Bulgarların saldırısına karşı direnmiş ve başkent İstanbul kurtulmuştur.İkinci Balkan Savaşı da yitirilen toprakların küçük bir bölümünü kurtaramaya neden olmuştur.
Balkan Savaşlarında 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşında görülenlere benzer tablolar yaşanmıştır.Öldürme,ırza geçme ve soygunlar,Türkleri evlerinden barklarından söküp ayırmış,Osmanlı’nın merkezine yani elde kalan Türk topraklarına göç etme sonucunu doğurmuştur.
Balkan Savaşlarında Türklere karşı ön saldırıları yapma işlevini Sırp,Bulgar,Makedon,Rum çeteleri üstlenmiş ve bunlar kendilerini himaye eden devletlerden destek görmüşlerdir.
Balkan Savaşları sırasında işlenen cinayetler;bir ırkı yani Türkleri yok etmeye yönelik türden cinayetlerdir.
Yapılan soykırımlar Balkanlarda daha önce yapılmış olanlara çok benziyordu.Nüfus çoğalmasının önüne geçilmesi yolu ile demografik dengelerin bozulmasına yönelik katliamların yapıldığı rahatlıkla söylenebilir.Örneğin diplomatik misyon üyesiMorgan adlı kişinin 28.12.1912 tarihinde Kavala’da yazdığı bir raporda “Kavala bölgesinde Kavala Türklerinin komitacılar tarafından daha önceki raporlarda bildirildiği üzere,öldürülmelerinin yanı sıra Pravista’da yaklaşık 200 Türkün ve Sarı Şaban’da bir o kadarının kıyımdan geçirildiği haber alınmıştır.Drama bölgesinde,Çatalca, Doksat ve Kırlık Ova’da Türkler öldürülmüşlerdir.” demektedir.
Yabancı misyon şefleri ve görevlileri ile ticaret için bölgeden bulunan yabancıların buna benzer rapor ve mektupları Batı ülkelerinin arşivlerinde bulunmaktadır.Batılı gözlemciler haksız ve hukuksuz bir şekilde katledilen Türk sayısını 200.000’in üzerinde olarak hesaplamışlardır.Bu soykırım değil de nedir ?
Türk Milletinin başına gelen kötü şeyleri anlatmakta zorluk çektiği ve bu konularda bir ketumiyet içinde bulunduğu  genelde kabul gören bir anlayıştır.Bu nedenle Balkanlarda meydana gelen soykırım ve karşılaşılan kötü muameleler bir türlü Türk toplumuna yansıtılamamıştır.
Selanik’te görevli olan İngiliz Konsolosu Lamb’ın “Kılkış,Doyran ve Gevgili ilçelerinin tamamında bütün ileri gelen Türkler öldürülmüş,malları talan edilmiş ya da kullanılmaz hale getirilmiş,çiftlikleri ve evleri yakılmış,hanımları pek çok olayda aşağılanmış ve hatta çoğu kez daha beter davranışa uğramışlardır” diye Türklerin başına gelenlerin bir kısmını rapor etmiştir.Hatta olaylar daha da ileri gitmiş ve Müslüman Türklerin zorla din değiştirmesi için çeşitli ağır baskılar uygulanmıştır.
Amerikalı araştırmacı yazar Justin McCarthy Balkan Savaşları ve sonrasında ölen Müslüman Türk sayısını 632.408 kişi olarak veriyor.Bu bir insanlık dramıdır.
Bu katliamlar ve soykırımlar Yunanlıların Anadolu’yu işgalinde de sürmüştür.1919 yılında 3000 nüfuslu Menemen halkının 1300’ ü Yunanlılar tarafından iki üç gün içinde öldürülmüştür.Günümüzde Menemen halkı 1919 yılının Mayıs ayı içersinde gerçekleştirilen bu katliamdan halen habersizdir.En azından soykırım niteliği taşıyan bu katliam bir anıt dikilmek sureti ile hatırlanmalı ve gelecek nesiller soykırımdan bu şekilde haberdar edilmelidir.İngiliz,Fransız,İtalyan İşgal Güçleri ve Kızılhaç tarafından kurulan Soruşturma Komisyonları incelemelerine ve Bab – Ali raporlarına göre Yunanlıların Anadolu’da yaptıkları soykırım ; bunları Fransızcadan çeviren Dr. Necdet Ekinci’nin “Türkiye’de Yunan Vahşeti” isimli kitabında çok iyi bir şekilde resmi belgelere dayanılarak anlatılmaktadır.
Yunanlıların 1919 – 1922 yılları arasındaki Anadolu işgalinde yaptıkları, Haçlı zihniyetinin Balkanları Türklerden arındırma planının,Anadoluyu Türklerden arındırma  haline dönüşmüş şeklidir.
Bu katliamlar Balkanlarda günümüze kadar  süregelmiştir.Kronolojik sıraya göre de bunlardan biri de Yunanlılar tarafından yapılan Çamerya katliamıdır.
Almanlarla işbirliğine giden Yunanlı General Napoleon Zervas, daha sonra İngilizler tarafından desteklenmiş ve Haziran 1944’de ayında Çamerya’da geniş çaplı bir katliam ve etnik temizlik hareketi gerçekleştirmiştir.Bu olay aynı zamanda,Yunanistan tarihinde ilki 1821 İsyanı’nda,sonrada Balkan Savaşları ile Anadolu işgalinde yaşanan ve Yunanlıların giriştiği çeşitli katliam hareketlerinden biri olarak anılmaktadır.
Çamerya bölgesindeki Müslüman Arnavut halka karşı katliam hareketi 27 Haziran 1944'de başladı.İnsanların çeşitli uzuvlarının kesilip parçalandığı, hamile kadınların,bebeklerin katledildiği bir vahşetin söz konusu olduğu kayıtlara geçmiştir. Göz çıkarma,burun,kulak kesme ve benzeri vahşet sonucunda ilk 24 saat içinde sadece Paramiti’de 600'den fazla insan katledilmişti.27 Haziran 1944 ile Mart 1945 arasında Filat’ta 1286 kişi, Gümenice ve çevresinde 192 kişi,Margelliç ve Parga’da ise 626 kişi öldürülmüş,meçhul kayıplar ve başka vakalarda ise yüzlerce insan daha yok olmuştu.Belgelere göre,Haziran 1944 – Mart 1945 arasında Yunanlılar bütün Çamerya’da sivil halktan 3242 kişiyi katletmişlerdir.Ayrıca 745 kadına tecavüz edilmiş,76 kadın kaçırılmış,3 yaşından büyük 32 bebek katledilmiş,68 köy yerle bir edilmiş,5800 ev ve ibadethane (camiler dahil) yakılmış ve tahrip edilmiş,evler talan edilmişitir.
Bütün bu vahşetin ardından,hayatta kalabilen Müslüman Arnavutlar Mart 1945’den sonra anayurtlarını terk etmek zorunda kalmışlardır.Çoğu Arnavutluğa,bir kısmı da Türkiye’ye göçmüşlerdir.

SON SOYKIRIM ÖRNEKLERİ VE TÜRK VURGUSU
20. yüzyılın son dönemecinde dünya çok büyük bir soykırıma daha sahne oldu.1992 yılında Bosna’da başlayan bu soykırım boyunca yüzbinlerce insan topraklarından sürüldü,hayatını kaybetti,toplama kamplarına kapatıldı,insanlık dışı işkencelere maruz kaldı.Önce Bosna sonra da Kosova’da yürütülen bu büyük soykırımın özelliği ise,Balkanlarda 1821’den beri süre gelen önceki katliamlar gibi tüm dünyanın gözleri önünde,Avrupa ülkelerinin hemen yanıbaşında ve onların da desteğiyle 1992 – 1995 yılları arasında devam etmesiydi.
Sırplar tarafından Türk olarak görüldükleri için öldürülen Bosnalı müslüman sayısı 200 bini aştı,2 milyon insan evlerinden sürüldü,50 bine yakın müslüman kadına tecevüz edildi.Benzer olaylar Makedonya ve Kosova’da da tekrarlanarak yaşandı.
Balkanlar da soykırım, sadece Türklerin değil soykırımcılar tarafından Türk olarak görülen Boşnak ve Arnavutlarında Sırp General Karadziç’in  Srebrenica’da soykırım emrini verirken “Tek Türk kalmayıncaya kadar öldürün” ifadesinden de anlaşılacağı üzere makus talihi olmuştur.
Yüzyıllardır soykırımlarla sahneye konulan oyun Türkler üzerinde ve daha sonra da Türk gibi görülen müslüman topluluklar için uygulanmaya başlamıştır.
Her ne kadar Balkanlarda soykırım denilen akla Türkler gelse de bu durum Türklerin yaşadığı her coğrafyada neredeyse aynı durumdadır.
Büyük bir sürgüne ve soykırıma  uğrayan Kırım ve Ahıska Türkleri,Irak Türkleri,Kıbrıs Türkleri ve nihayetinde Hocalı’da Azerbaycan Türkleri değişik metod ve yöntemlerl aynı akibete uğratılmışlardır.
Büyük Şair Mehmet Akif  Ersoy;
            “İlahi,altı yüz bin Müslüman birden boğazlandı…
              Yanan can,yırtılan İsmet,akan seller bütün kaldı
              Ne mâsum ihtiyarlar süngüler altında kıvrandı !
              Şu küllenmiş yığınlar hep birer insan,birer candı”
derken aslında soykırımın edebi tarifini yapıyordu.
İfade ettiklerimizden görülmektedir ki, Müslüman Türkler Balkanlarda soykırıma uğramıştır.1821 – 1923 arası katledilen ve tek çare olarak ölüme zorlanan Türk sayısı 5.5 milyonun üzerindedir.Bu nedenle Balkanlarda Türk denilince akla hemen soykırım gelmekte ve ölüm duygusu çağrışım yapmaktadır.
Türk Dünyası İnsan Hakları Savunucusu ressam Embiya Çavuş anılarını kaleme aldığı “Bulgaristan’da Türk Olmak” adlı kitabında Belene’yi anlatırken “yılan,çiyan dolu bataklık bir adaydı.Komünistler muhaliflerini ve Türkleri oraya sürüp yok ediyorlardı.Açlık,çıplaklık ve dayaktan öldürdükleri insanları ceset arabasına koyup domuzlara yediriyorlardı.Buz kütleli sular Belene’yi basıp domuzlar sürüklenince insanlar domuzlara yem olmaktan kurtuldu.Bunları da Belene kampından kurtulan Bulgar tarihçisi Vasil Lilov Kazanski “Ölüm Kampı Belene” adlı kitabında yazdı.Kazanski bu kitabında “dışarıdan ne kadar mahkum gelirse o kadar mahkum öldürülecek” emri gereği 110.000 kişinin öldürülüp domuzlara yedirildiğini söylüyor” diye yazmaktadır.Henüz üzerinden onlarca yıl geçmiş olan bu iddialar yetkililer tarafından tekzip görmemiş ve yalanlanmamıştır.
Türklere ve Türk gibi görünenlere yüzyıllardır insanlık suçu olan bu muameleleri  reva görenlerin değişmez amacı Balkanlardan Türk ve Müslüman varlığını arındırmak ve Balkanlardan Türk izlerini silmektir.
İnsanlık aleminin üzerine düşen;yine bir insanlık ayıbı olan bu soykırımların üzerindeki karanlık perdeyi kaldırmak,suçlularını deşifre etmek ve imkan varsa cezalandırmaktır.Türk milleti de Balkanlarda başıma gelen bu soykırımdan ders almalı ve bir nasihat şeklinde bu olayları gelecek nesillere objektif olmak kaydıyla aktarmalıdır.İnsan Hakları Gününde hatırlatalım istedik.

HEY!!! DUYAN VARMI? 15 YILDA 10 MİLYON MÜSLÜMAN KATLEDİLDİ

22 Eylül 2011 Perşembe, 08:44 tarihinde {Gel, ne olursan ol yine gel} tarafından eklendi
Ne acımasız bir çağda yaşıyoruz. Mazlum ve mustazaf halkların çığlıklarına kulak veren kimse kalmadı. İnsanoğlu hayır kurumlarına verdiği birkaç kuruş ile vicdanının sızısını dindirmeye çalışıyor.

Daha geçen hafta, hala nasıl olduğu tartışılan 11 Eylül saldırılarında ölen 3 bin kişi anısına -ki aralarında Müslümanlar da vardı- saldırının 8. yıldönümünde yas günleri düzenlendi. Lakin katledilen milyonlarca Müslüman’ın anısına hiç kimse yas tutmadı.
Post-modern çağ, Müslüman zihnini böyle bütünüyle iğdiş etti. Ne değerlerimiz, ne hassasiyetimiz ne de ila-i kelimetullah için gösterdiğimiz cehdimiz kaldı. Eğitimimiz, değerlerimiz, ticaretimiz, siyasetimiz ve kurumlarımız para ve makam düşkünlerinin elinde hallaç pamuğu gibi savruldu.
Bir yandan Müslüman muhayyiledeki büyük kırılmaya şahid olurken, öte yandan tarihte eşi görülmemiş bir soykırıma tanıklık ediyoruz. Sadece son 15 yılda 10 milyon Müslüman katledildi; Bosna’da, Kosova’da, Filistin’de Afganistan’da, Irak’ta, Somali’de, Çeçenistan’da, Keşmir’de, Doğu Türkistan’da, Patani’de, Moro’da, Ahmedabad’da ve Eritre’de… Televizyonlardan seyrettik, Müslüman bebelerin ve anaların üzerine günlerce hatta aylarca bombaların ve füzelerin yağışını…
Belleğimde bir anda Moğol istilası altındaki Bağdat canlandı, Haçlıların Kudüs ve Şam’da yaptıkları canlandı, Endülüs canlandı ve Balkanlar’da 19. yüzyılda yaşanan Müslüman mezalimi canlandı… Moğollar 11. yüzyılda birçok İslam alimi yetiştiren büyük ilim merkezlerini; Buhara, Semerkant, Belh, Horasan, Merv, Nişabur, Reyy ve Bağdat’a saldırarak yerle bir etti. Sadece Merv şehrinde 1,5 milyon Müslüman kıyıma uğradı. Camiler yıkıldı, kütüphaneler talan edildi.
Moğollardan sonra Haçlı orduları tekrar tekrar İslam coğrafyasını istila etti. Yıktılar, yaktılar, katlettiler ve talan ettiler. Selahaddin Eyyubi’nin danışmanlarından Üsame bin Munkiz “Kitabu’l İ’tibar” adlı eserinde haçlıları şöyle tasvir ediyor; “Hayvan gibiler, öldürmekten başka bildikleri başka bir faziletleri yok…”
1492’de Gırnata’nın hazin düşüşüyle bu kez İslam dünyası sömürgeciliğin kucağına düştü. Belçikalılar, Portekizliler, Hollandalılar, İspanyollar, Fransızlar ve İngilizler 16. Yüzyıldan 19. yüzyılın sonlarına kadar Endonezya’dan Cezayir’e kadar tüm Müslüman hinterlandında kan kusturdular. Her ne kadar İslam âlemi bu emperyalist imparatorlukların mezarı oldu ise de Müslümanlar çok büyük kayıplar verdi.
1945’te İkinci Dünya Harbi’nden sonra da İslam dünyasına ABD öncülüğünde ve Siyonizm endeksli saldırılar başladı. Sovyetlerin çöküşüyle birlikte Âlemi İslam tek kutuplu ülkenin bütün acımasızlığını ensesinde hissetti. NATO ve ABD kendisine “İslam”ı düşman ilan etti.
Eski ABD Devlet Başkanı Richard Nixon “Zamanı Yakalamak-Amerika’nın Dünyaya Meydan Okuması” adlı kitabında bakın şöyle diyor: “Amerikalıların çoğu Müslümanları vahşi, pis, barbar ve mantıksız insanlar olarak görmeye eğilimlidir. Hiçbir ulusun hatta Komünist Çin’in bile Amerikan kamuoyunda Müslüman dünyası kadar olumsuz bir görüntüsü yoktur. Bazı gözlemciler, İslam dünyasının artan nüfusunun, önemli sermaye gücüyle fanatik bir jeopolitik güç oluşturup dünyaya meydan okuyacağını ve böylelikle Batı’nın saldırgan ve düşman Müslüman dünyasına karşı bir cephe alabilmek için Moskova’yla yeni bir ilişki kurmaya zorlanacağını ileri sürmektedir.”
Türkiye’nin Müslümanları iktisadi ve siyasi olarak batıya bağlamak için bir köprü olabileceğine işaret eden Nixon sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bölgedeki çıkarlarımız için bu gerekli, çünkü Ortadoğu’da bizi en çok ilgilendiren konu İsrail ve petrol’dür. İsrail’in güvenliği ve kurtuluşunu içeren taahhüdümüz oldukça geniş kapsamlıdır. Yasal bir müttefikliğimiz söz konusu olmamakla birlikte bir kâğıt parçasına yazılı herhangi bir şeyden çok daha güçlü bir bağ vardır aramızda; bu da bence ahlaki taahhüttür. Hiçbir Amerikan Başkanı ya da herhangi bir kongre üyesi, İsrail devletinin yok edilmesine izin veremez.” Richard Nixon bu sözlerinin ardından Avrupa, Rusya ve ABD’yi NATO çatısı altında yükselen “İslami radikalizme” karşı birleşmeye çağırır.
Nixon’un yaptığı bu çağrının üzerinden 20 yıl geçti. İslam dünyasında dengeler sarsıldı. 11 Eylül olaylarından sonra İslam coğrafyasına düzenlenen saldırılarda 8 yılda 5 milyon Müslüman hayatını kaybetti. Bunların büyük çoğunluğunu çocuklar ve kadınlar oluşturuyor. Avustralyalı ünlü yazar Dr. Gideon Poyla, ABD’nin günlük çocuk katliamının bini bulduğunu belirterek yazısına şu başlığı uygun buluyordu: “Hey, hey, USA, how many kids did you kill today? The answer: About 1.000/Hey, Hey, Amerika, bugün kaç çocuk öldürdün? Cevap: 1000’e yakın.”
İşgal sonrası Irak’ta 2,3 milyon kişinin yaşamını yitirdiğini belirten Dr. Gideon Polya, Obama yönetimiyle birlikte ABD’de değişen bir şeyin olmadığını ifade ediyor. Polya, Obama yönetiminin ilk 100 gününde 180 bin kişinin öldüğünü ve bunun 113 bininin 5 yaşın altındaki çocuklardan oluştuğunu kaydediyor. Yine yapılan bir araştırmaya göre, Beyaz Saray, 11 Eylül saldırılarından sonra iki yılda 935 yalan beyanda bulundu.
Tüm bunları üst üste koyduğunuzda “Shock and Awe/Şok ve Dehşet”* içine düşmemek elde değil.
*ABD operasyonunun adı.

Siz, siz olun Yehova Şahitlerini evinizden, ailenizden ve hatta tanıdıklarınızdan ırak tutun.

Türk insanı üzerine bilinen ya da bilinmeyen birçok oyunlar oynanıyor.  Dünyanın neresinde olursa olsun Müslüman  Türk insani yoğun bir kı...