4 Şubat 2020 Salı

Filistin'deki Sorun : "Arz-ı Mevud" ve Tarihçesi


Filistin’de sorun, Siyonist İsrail devletinin “Arz-ı Mev’ud” inancından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden İsrail devletini oluşturan Yahudiler, altmış yıl önce dünyanın dört bir yanından Ortadoğu’ya gelip çöreklenmiş ve kurdukları Siyonist devletin konumunu sağlamlaştırmak için bölgeye gelmede kendilerine çanak tutan “Küresel küfür” güçlerinin uşaklığına soyunmuşlardır.
06/10/2009 / 09:00



Giriş:

Yüz yıl önce başlayan Ortadoğu’daki emperyalist paylaşım, beraberinde Filistin sorununu getirmiştir. Keşfedilen petrol ile başlayan emperyalist düzen, sömürüsünün devamı ve bekası amacıyla Filistin sorununu bölgeye adapte etmiştir.

Ortadoğu’nun yer altı hazinelerini sömüren “Küresel küfür” güçleri, Ortadoğu halklarının sömürüye başkaldırılarını engelleyecek bir yapıyı bu bölgede barındırma zaruretinden dolayı, bölge ile tarihi geçmişi olan Yahudilerin, Filistin topraklarında konuşlanmasına müsaade ve öncülük etmişlerdir.

Filistin sorunun kökleri 3–4 bin yıllık bir mazide yatmaktadır. Bu çok uzun sürecin ürünü olan mesele iyi anlaşılmadan Ortadoğu’daki akan kan, yanan ateş, çıkan duman, gerçekleşen kaos asla anlaşılamayacak; anlaşılamayan meselenin çözüm yollarının da ortaya konması mümkün olmayacaktır.
Filistin’de sorun, Siyonist İsrail devletinin “Arz-ı Mev’ud” inancından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden İsrail devletini oluşturan Yahudiler, altmış yıl önce dünyanın dört bir yanından Ortadoğu’ya gelip çöreklenmiş ve kurdukları Siyonist devletin konumunu sağlamlaştırmak için bölgeye gelmede kendilerine çanak tutan “Küresel küfür” güçlerinin uşaklığına soyunmuşlardır.
Her iki küfür ucunun menfaatinin buluştuğu özelde Filistin, genelde Ortadoğu; bu küfür güçlerinin iştihası sona erene kadar sömürüye açık bölge olmaya devam edecek gözükmektedir.
Bu bölgede, muharref Tevrat’taki, “Arz-ı Mev’ud” inancını gerçekleştirmek emelinde olan Siyonist İsrail; Fırat ve Nil arasındaki bölgeyi ele geçirmek, sonrasında buranın güvenliğini sağlamak için daha uç bölgelere de yönelerek; ön Asya, Anadolu, Arabistan yarımadası ve Mısır’ın bulundukları bölgeler üzerinde de hâkimiyet kurmak isteyecektir.
Siyonizm’in bu stratejik ve jeo stratejik hedefleri; Ortadoğu’da, Filistin’de ve yakın coğrafyalarını içine alan tüm bölgeleri tehdit etmeye devam edecektir. Ortadoğu ve yakın coğrafyalarına yönelen tehdidi bertaraf etmenin tek çaresi  “Küresel küfür”ün uşağı ve işbirlikçisi, Siyonist’leri Ortadoğu’dan def etmektir.
Siyonizm’in emrinde olmayan İsrail oğulları, Osmanlı’da olduğu gibi bu coğrafyanın demografisinin bir unsuru olarak, Filistin topraklarında istedikleri gibi yaşayacaklardır. Onların yaşamları bu bölgenin sahipleri ve tüm Müslümanların geçmişte olduğu gibi gelecekte de teminatında olmalıdır/olacaktır.
Siyonizm’in def edilmesi için, onun bölgeye yerleşme argümanlarının iyi bilinmesi ve karşı argümanların geliştirilip halklara sunulması elzemdir. Bu sebeple öncelikle Tevrat verileri ile ”Arz-ı Mev’ud”un mahiyeti, tarihi ve özelliklerini anlamaya çalışarak, Kur’an nokta-i nazarından durumu  değerlendirmeye ve ”Arz-ı Mev’ud / El Ard-el Mukaddes” hususunda sahih bir anlayışa ulaşmaya çalışacağız.
Hz. İbrahim ve diğer peygamberlerde peygamber-toprak ilişkisi:
Hz. İbrahim’in Mezopotamya’nın Ur şehrinden başlayan hicretler silsilesindeki göçebe hayatı, Yehova’nın kendisine bahşettiği vaat edilmiş topraklar “Arz-ı Mev’ud” içindeki Hebron (El Halil) şehrini mesken edinmesiyle yerleşik hayata döner.
Tevrat, Hz. İbrahim’e “Arz-ı Mev’ud”un verilmesi için, Ur şehrinden hicret emri verildiğini şöyle ifade etmektedir. “Tanrı Avram'a(İbrahim), "Bu toprakları sana miras olarak vermek için Kildaniler'in Ur Kenti'nden seni çıkaran Rab benim" dedi.”1 Böylece Yehova, doğduğu ve yaşadığı topraklarda yaptığı muhteşem tevhid mücadelesi sonucu vatansız kalan, tereddütsüz iman ve itaat sahibi ve tevhid önderi İbrahim’i (a.s) inancını rahatlıkla yaşayabileceği ve yayabileceği başka bir vatan’la ödüllendirmektedir.
Hz. İbrahim, Hebron’da (El-Halil) sakin oluncaya kadar Tevrat verilerine göre; Ur, Haran, Kenan’ın bazı şehirlerinde -Şekem(Nablus),Beyt-el, Ay- ve Mısır’da geçici göçebe bir hayat sürmüştür.2
Hz. İbrahim’in hicretlerle dolu bu yaşamında dikkat çeken bazı noktalar vardır. Bunlardan birisi; Mezopotamya’nın, Ur şehrinden çıkışından itibaren gerçekleştirdiği hicretlerinde çeşitli yerlerde bedevî olarak ikamet ettiği halde, Allah’tan, hiçbir zaman eski yurduna dönme veya yerleşik hayat yaşayabileceği yeni bir yerleşim yeri talebinde bulunmamıştır.
Peki, ne talep etmiştir Allah’tan; Kur’an bunu şöyle ifade etmektedir: "Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek"  (İbrahim) O : "Rabbim! Bana Salihlerden olacak bir evlat ver", dedi.”3 Tevrat bu hususa Hz. İbrahim’in “Kenan” topraklarına yerleşiminden çok sonra onun çocuk niyazı dile getirilmektedir. “Avram(İbrahim), "Ya Rab Yahova, bana ne vereceksin?" dedi, "Çocuk sahibi olamadım.”4
Dolayısıyla Tevrat metnindeki İbrahim kıssasında önce vatan sonra nesil mesajı verilirken; Kur’an önce nesil sonra onun tevhidi yaşam sürebileceği topraklar olarak bir sıra takip etmektedir. Hz. İbrahim, Allah’tan, sürüldüğü toprağına tekrar geri dönüş için değil, nesebini devam ettirecek çocuk niyaz etmiştir. Bu ayrıntı Hz. İbrahim kıssasında yer alan önemli bir örnekliktir. Hz. İbrahim’in, niyazına Cenab-ı Hakk, onun muhteşem tevekkül ve itaatinin mükâfatı olarak önce vaat edilmiş topraklar, sonrası İsmail ve İshak’ı ihsan etmiştir.
Bu vakıa bize şunu göstermektedir; üzerinde yerleşilen topraklar değil, onun üzerine yerleşen nesiller o toprakları kutsal belde veya zulüm beldesi haline getirmektedir. Bunun en muhteşem örneği hiçbir şeyin bulunmadığı Mekke çöl toprağına bırakılan Hz. Hacer ve oğlu İsmail, o beldeyi bayındır hale getirmiş ve tevhidî medeniyetin alt yapısını hazırlamışlardır.
Toprak kendi kendini değil, üzerinde yaşadığı insan onu değerli hale getirmiştir.  Yatırımı, kuru ve cansız, sabit olana değil, değişime uğrayacak insan nesline yapmak en ideal tavırdır. Nitekim Hz. İbrahim bu ince ayrıntıyı görerek Allah’tan, öncelikle kendisi için yerleşeceği topraklar değil, kendisinin davasını sürdürecek nesil istemiştir.
Kur’an’da anlatılan resuller içersinde toprak üzerine dilek ve taleplerde bulunan resuller görmemekteyiz. Kur’an’ı Kerim’de kıssaları anlatılan resullerden Hz. İbrahim (a.s) ve Zekerriyya (a.s) Cenab-ı Hakk’a kendilerine bir toprak parçası verilmesi için değil, kendilerinden sonrası için, neseplerinin devam etmesi için, yani çocuk için yalvarmış örnekliklerdir. Bu üzerinde durulması gereken önemli bir tavır ve örnekliktir.
Kur’an’da anlatılan resullerin toprak(vatan) üzerine özel dilek ve taleplerde bulunmadıklarını söylemiştik. Buna mukabil peygamberlerin, yaşadıkları topraklardan sürülme tehditleri ve sürülmeleri hatta öldürülmeleri ve Allah’ın emriyle yurtlarından hicret etmeleri örnekliklerine sıkça rastlamaktayız.
Yani resullerin yaşadıkları topraklar ile bağları etnik veya dinsel bir tabu/dogma olmamıştır. Resullerin yaşadıkları topraklarla bağları, Allah’tan aldıkları emirler doğrultusunda yani inançları ile rabıtalıdır. İnancın yaşanamadığı “toprak” talep edilmemekte, bilakis yaşadıkları topraklar inanca dayalı olarak terk edilebilmektedir. Hz. İbrahim, Hz Lut, Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Muhammed ve kavimleri helak olan diğer resuller, yaşadıkları toprakları terk ederek müsait diğer  ortamlarda iskân olup görevlerini veya yaşamlarını yeni yerleştikleri topraklar üzerinde sürdürmüşlerdir. Bütün bunlara nazaran Allah, Hz. İbrahim hariç hiçbir resule, “toprak” üzerine vaat vermemiştir.
Hz. İbrahim’in bu göçebe hayatında nazar-ı dikkat çeken bir diğer husus daha vardır. O önemli husus da şudur; Hz. İbrahim “Arz-ı Mev’ud” “Kenan” toprakları üzerinde yerleşik hayata geçerken; Tevrat’ın anlattığı diğer bir peygamber Yeşu gibi asla savaş yapmamış, kimseyi topraklarından sürmemiş ve putperest katliamı yapmamıştır. Yani toprağa dayalı etnik ve ideolojik sahiplik tabuları ile hareket etmemiş bilakis toprağın üzerine tevhidi yaşam inşa ederek o topraklar üzerinde diğer toplumlarla beraberce yaşam sürdürmüştür. Bu hususta yeri geldiğinde detaylı olarak duracağız.
Tevrat verilerine göre “Arz-ı Mev’ud”un tarihçesi:
Hz. İbrahim ve sonrası resullerin ve onlara tâbi olan İsrail oğullarının yaşadıkları şehirlerin bulunduğu bölgeler daha evvelden “Kenan” adı verilen kavmin yaşadığı topraklardı. Tevrat bu olguyu müteaddit yerlerinde şöyle açıklamaktadır. “Avram(İbrahim) ülke boyunca Şekem'deki(Nablus) More meşesine kadar ilerledi. O günlerde orada Kenan’lılar yaşıyordu.”5 “Avram(İbrahim) Kenan topraklarında kaldı. Lut ovadaki kentlerin arasına yerleşti.”6
Hz. İbrahim ve zürriyetinin üzerinde yaşadıkları “Kenan”ın kökeni Hz. Nuh’a kadar dayanmaktadır. Tevrat, “Arz-ı Mev’ud” topraklarının sahibi “Kenan”ın atası Ham’ın, Nuh’un(a.s) tufandan kurtulan üç oğlundan biri olduğunu bildirmektedir. “Gemiden çıkan Nuh'un oğulları Sam, Ham ve Yafet idi. Ham Kenan'ın babasıydı.”7
Nuh peygamberle birlikte tufan sonrası yeryüzüne ayak basan Nuh(a.s)’un oğlu Ham; Tekvin kitabında anlatılanlara göre babasının çıplak halini görmüş ve bu yüzden Nuh(a.s)’un bedduasını almıştır. “Nuh çiftçiydi, ilk bağı o dikti.” “Şarap içip sarhoş oldu, çadırının içinde çırılçıplak uzandı.” “Kenan'ın babası olan Ham babasının çıplak olduğunu görünce dışarı çıkıp iki kardeşine anlattı.”8
Nuh(a.s) yaşanan bu vakıadan sonra oğlu Ham’a öfkelenip ona ve soyuna bedduada bulunur. Kendisinin çıplak halini bir esvap ile kapatan iki oğlu Yafet ve Sam’a; Ham’dan üreyen nesil olacak Kenan topluluklarının, köle olması için Yehova’ya niyaz eder.  "Kenan'a lanet olsun,” “Köleler kölesi olsun kardeşlerine.” “Övgüler olsun Sam’ın Tanrısı Rab'be, Kenan Sam'a kul olsun.” “Tanrı Yafet'e bolluk versin, Sam'ın çadırlarında yaşasın, Kenan Yafet'e kul olsun."9
Yeryüzüne dağılıp üremeye başlayan Nuh’un oğullarından, Mezopotamya bölgesinde yaşayan, Sam neslinden İsrail oğulları ürerken; Nuh’un diğer oğlu Ham’dan, Kenan bölgesinde yaşayan Kenanî’ler nesli türemiştir.
Ham’ın 11 çocuğu olduğu ve bunların, Kenan adı verilen bölgeye dağılarak yaşamaya başladığını belirten Tevrat’ın Tekvin kitabında, Ham oğullarının yaşadığı Kenan bölgesi sınırları şöyle tarif edilmektedir: “Kenan'ın sınırı Sayda'dan Gerar, Gazze, Sodom, Gomora, Adma ve Sevoyim'e doğru Laşa'ya kadar uzanıyordu.” “Ülkelerinde ve uluslarında çeşitli boylara ve dillere bölünen Ham oğulları bunlardır.”10
Hz. Nuh’un oğlu Ham ve soyuna bedduası, Hz. İbrahim’in Mısır dönüşü Kenan’ın bir şehri; “Kryat Arbada”; daha sonra İbranice Hebron adı verilen, bu gün El-Halil olarak da bilinen bu şehre yerleşmesi ile gerçekleşmiş ve Kenanlıların yurtları, Nuh’un oğlu Sam’ın soyundan olan İsrail oğullarının eline geçmiştir.
Bu yüzden “Arz-ı Mev’ud”dan eski ismine izafeten “Kenan” olarak da bahsedilmektedir. Ancak Tevrat metinlerinde müteaddit defalar tasvir edilen “Arz-ı Mev’ud” topraklarının “Kenan” toprakları sınırlarından çok daha geniş ve değişik bir coğrafya olduğunu kaydetmemiz gerekmektedir. Dolayısıyla “Kenan” tanımlaması Tevrat’ta tarif edilen “Arz-ı Mev’ud” sınırlarının tamamını kapsayıcı bir tanımlama olmamaktadır, bunun altını çizmemiz gerekmektedir.
Tevrat’a göre vaat edilmiş topraklar “Arz-ı Mev’ud” sınırları: 
Tevrat’ın, İbranice “Tora”, Hristiyanlar’ın “Pentatök” adı verdiği beş ana kitabından biri olan Tekvin kitabında;  vaat edilmiş topraklar “Arz- Mev’ud”un mahiyeti, bu toprakların Hz. İbrahim ve soyu ile ilgisi ve İsrail oğulları ile bağlantısına ayrıntılarıyla yer verilmektedir.
Tevrat’a göre Yehova, Hz. İbrahim’e vadedilmiş topraklar olarak adlandırılan “Arz-ı Mev’ud”u, yukarıda değindiğimiz gibi onun istemesi, talebi gibi bir durum söz konusu olmadığı halde ona ve zürriyetine tahsis etmiştir.
Tekvin kitabında, yaşadığı ve tevhid mücadelesi verdiği Keldanî’lerin Ur şehrinden hicret eden İbrahim(a.s), Kenan topraklarındaki Şekem şehri –Bu günkü Filistin’in Nablus şehri- sınırlarında iken; “Arz-ı Mev’ud” müjdesinin, bizatihi Allah tarafından ve ilk defa verildiği bildirilmektedir. “Avram(İbrahim) ülke boyunca Şekem'deki More meşesine kadar ilerledi. O günlerde orada Kenanlılar yaşıyordu.” “Rab Avram'a görünerek, "Bu toprakları senin soyuna vereceğim" dedi. “11
Tevrat’ta, Hz. İbrahim’e ve onun nesline, dolayısı ile İsrail oğullarına, vaat edilen topraklarla ilgili birçok ifade bulunmasına mukabil tarif edilen “Arz-ı Mev’ud” sınırları muğlâktır. Bu durumu önemli bir ayrıntı olarak görmekteyiz. Hz. İbrahim Kenan topraklarına giriş yapmasından hemen sonra “Arz-ı Mev’ud” müjdesi verilmesi anlamlıdır. Dikkat edildiğinde “Kenan” toprakları sınırları haricinde bu husus dile getirilmemiş, Hz. İbrahim’in “Kenan” sınırlarına dâhil olması ile birlikte konu açılmıştır. İbrahim(a.s) Harran’da iken Yehova ona şöyle bildirimde bulunmaktadır. RAB Avram'a, "Ülkeni, halkını, babanın evini bırak, sana göstereceğim topraklara git" dedi, "Seni büyük bir ulus yapacağım, Seni kutsayacak, sana ün kazandıracağım. Bereket kaynağı olacaksın.”12
Tevrat ifadelerinde çizilen bu sınırlar değişkenlik gösterse de kabaca, Nil İle Fırat nehirleri arası olarak sınırlanabilecek şekilde tasvir edilmektedir diyebiliriz. Nitekim bu günkü Siyonist İsrail bayrağındaki iki çizginin bu sınırları remzettiği yorumlanmaktadır. “O gün RAB Avram'la antlaşma yaparak ona şöyle dedi: "Mısır Irmağı'ndan(Nil) büyük Fırat Irmağı'na kadar uzanan bu toprakları, Kenliler'in, Kenizliler'in, Kadmonlular'ın, Hititler'in, Perizliler'in, Refalılar'ın, Amorlular'ın, Kenanlılar'ın, Girgaşlılar'ın, Yevuslular'ın topraklarını senin soyuna vereceğim."13 “Ayak basacağınız her yer sizin olacak. Sınırlarınız çölden Lübnan'a, Fırat Irmağı'ndan Akdeniz'e kadar uzanacak.”14 Oysa Tevrat metinlerinde değişik yerlerde “Arz-ı Mev’ud” “Kenan toprakları sınırlarını aşmakta coğrafik alan daha geniş olarak tarif edilmektedir. Bu durum Tevrat metinlerindeki tahrifatı gündeme getirmektedir. Önemli gördüğümüz bu hususa ileriki aşamalarda yeri geldiğinde tekrar değineceğiz.
“Arz-ı Mev’ud”un doğu ve batı sınırı Fırat ve Nil nehirleri olmasının özel bir manası olsa gerektir. Muhtemel ki, Cenab-ı Hakk; Hz. İbrahim’in, Fırat’ın kenarındaki Ur’dan başlayıp, Nil kenarındaki Mısır’a kadar süren hicretlerini içine alan bu toprakları, onun tereddütsüz teslimiyet ve tevekkülü karşılığı ödül olarak vermiştir. Bu yorumumuz mevcut fiili duruma hüsn-ü zan ile yaptığımız bir yorumdur.
Tevrat kitaplarında yer alan ”Arz-ı Mev’ud” tasvirleri arasında “Kenan” sınırları anlatımı şöyledir:“O gün Rab Avram'la(İbrahim) antlaşma yaparak ona şöyle dedi: Rab Musa'ya şöyle dedi: "İsraillilere de ki, 'Miras olarak size düşecek Kenan ülkesine girince, sınırlarınız şöyle olacak: "'Güney sınırınız Zin Çölü'nden Edom sınırı boyunca uzanacak. Doğuda, güney sınırınız Lut Gölü'nün ucundan başlayacak, Akrep Geçidi'nin güneyinden Zin'e geçip Kadeş-Barnea'nın güneyine dek uzanacak. Oradan Hasar-Addar'a ve Asmon'a, oradan da Mısır Vadisi'ne uzanarak Akdeniz'de son bulacak. Batı sınırınız Akdeniz ve kıyısı olacak. Batıda sınırınız bu olacak. Kuzey sınırınız Akdeniz'den Hor Dağı'na dek uzanacak. Hor Dağı'ndan Levo-Hamat'a, oradan Sedat'a, Zifron'a doğru uzanarak Hasar-Enan'da son bulacak. Kuzeyde sınırınız bu olacak. Doğu sınırınız Hasar-Enan'dan Şefam'a dek uzanacak. Sınırınız Şefam'dan Ayin'in doğusundaki Rivla'ya dek inecek. Oradan Kinneret Gölü'nün doğu kıyısındaki yamaçlara dek uzanacak. Oradan Şeria(Ürdün) Irmağı boyunca uzanacak ve Lut Gölü'nde son bulacak. Musa İsraillilere, "Miras olarak kur'ayla paylaştıracağınız ülke budur" dedi”15
Tevrat’ın, Sayılar kitabında, fiili “Kenan” sınırları etraflıca tasvir edilmişken; bu sınırların, Nuh’un diğer oğlu Sam’ın torunlarının yaşadığı Mezopotamya’ya kadar uzatılması, “Arz-ı Mev’ud” kavramında tahrif olgusunu güçlendirmektedir. Üstelik Fırat’a kadar uzatılan bu son sınırlara, İsrail oğullarının altın devri olarak tanımlanan “Krallar” –Davud, Süleyman- devrinde bile asla ulaşılamadığı da göz önüne getirilmelidir. Bu aşamada şu yorumu yapmak mümkündür. Yahudiler  tarafından “Altın çağ” olarak nitelenen Davud ve Süleyman zamanında imkânlar varken “Arz-ı Mev’ud”un Tevrat’ta işaret edilen Nil ve Fırat sınırlarına kadar uzatılmaması;  Sahih Tevrat’ta yer alan “Kenan” bölgesi “Arz-ı Mev’ud” sınırlarının tahrif edilerek genişletildiğinin en önemli göstergesidir.
Hz. Süleyman Yemen bölgesindeki Sebe kavmi topraklarına kadar haber alıp Tevhidi mesajları iletirken;  Mezopotamya’ya kadar ilerleyip vaat edilen bu toprakları ele geçirmemesi akla muhaldir. Bu vakıa aslında sahih Tevrat nüshalarında, Kadim “Kenan” toprakları sınırları haricinde verilen sınırların “Arz-ı Mev’ud” içerisinde olmadığını, bu geniş sınırların daha sonra Tevrat’ın derlenişi ve yazıya geçirilişi esnasında bilhassa İsrail oğulları’nın Babil sürgünlerinin etkisiyle metinlere ilave edildiği kanaatini uyandırmaktadır.
Dolayısıyla Tevrat’ı derleyen ve yazıya geçiren İsrail oğulları ruhban sınıfı tarafından; Hz. İbrahim’in doğup büyüdüğü ve İsrail oğullarının Babil sürgününde onlara vatan olan Mezopotamya coğrafyasının sonradan Tevrat metinlerine ilave edildiği anlaşılmaktadır
Genişletilmiş vaat edilen toprakların, doğu ve batı olarak her iki sınırı; "Mısır Irmağı'ndan(Nil) büyük Fırat Irmağı” belli olduğu halde kuzey ve güney sınırları ile ilgili o dönemde yaşayan kavim isimleri haricinde bariz sınırlar verilmemiştir. Bu kavimlerin yaşadıkları ülkelerin sınırları ise müphemdir. Veya bu hususta ayrıntılı tarihi, coğrafik ve arkeolojik spesifik çalışma ve araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Genişletilmemiş “Arz-ı Mev’ud”un güney ve kuzey sınırları ile ilgili kanaatimiz şöyledir; yukarıda serdettiğimiz gibi “arz-ı mev’ud”un doğu ve batı sınırındaki mananın, kuzey ve güney sınırları için de olması gerekir. Bu mantıkla gittiğimizde Hz. İbrahim’in Ur şehri sonrası hicret ettiği Haran, “Arz-ı Mev’ud”un kuzey sınırlarını ve Hz. İbrahim’in Mısır’dan “çıkış”tan sonra Lut peygamber ile yolculuk edip onunla yollarının ayrıldığı Sina ve Negev çölleri “Arz- Mev’ud”un güney sınırları olmalıdır.
Ancak Hz. İbrahim’den itibaren geçen süreç içersinde İsrail oğulları hiçbir zaman bu genişletilmiş sınırların tümünü içine alacak biçimde “Arz-ı Mev’ud”a sahip olamadığı görülmektedir. Daha ziyade Lut gölünün batısından başlayarak Kudüs, Hebron(el-Halil), Bir Şeba, Eriha gibi şehirler etrafında Kuzeyde Sayda, Şam’a güneyde Kızıldeniz’in eylat körfezine kadar uzanan “Kenan”a ait bölgede değişken oranlarda hâkim olabilmişlerdir. Asla, Fırat ve Nil’e kadar ulaşamadıkları tarihen sabittir. Hâkim oldukları bu bölgedeki hâkimiyetlerini devamlı olarak kaybettikleri malumdur.. Bu yüzden sürekli kaybettikleri “Arz-ı Mev’ud” toprakları sınırları genişletilerek vasıfları abartılarak bir Ütopya, Mitolojik unsur haline getirilerek bin yıllar boyu yaşatılarak günümüze kadar gelmiştir. Yanı sıra bu toprakları kurtaracak “Mesih” inancıyla birlikte görünen odur ki, “Yahudilik” yaşadığı sürece kıyamete kadar bu mitoloji devam edecektir.
Tevrat metinlerinde “Arz-ı Mev’ud”un tasviri:
Tevrat metinlerinde, vaat edilen topraklar olan “Kenan”ın methedildiği çeşitli tasvir ve tanımlamalara rastlamaktayız. İlk defa Mısır’dan hicreti anlatan “Çıkış” kitabında anlatılmaya başlanan bu tasvir ve tanımlamalarda “Yehova’nın vaat ettiği” Kenan” toprakları şu şekilde anlatılmaktadır: “Bu yüzden aşağıya indim. Onları Mısırlıların elinden kurtaracağım, o ülkeden çıkarıp geniş ve verimli topraklara, süt ve bal ülkesine, Kenanlılar'ın, Hititler'in, Amorlular'ın, Perizliler'in, Hivliler'in, Yevuslular'ın topraklarına götüreceğim.”16 “Söz verdim, sizi Mısır'da çektiğiniz sıkıntıdan kurtaracağım; Kenanlılar'ın, Hititler'in, Amorlular'ın, Perizliler'in, Hivliler'in, Yevuslular'ın ülkesine, süt ve bal ülkesine götüreceğim.”17 "İçinden geçip araştırdığımız ülke çok iyi bir ülkedir. Eğer Rab bizden hoşnut kalırsa, süt ve bal akan o ülkeye bizi götürecek ve orayı bize verecektir.”18 “Musa'ya, "Bizi gönderdiğin ülkeye gittik" dediler, "Gerçekten süt ve bal akıyor orada!”  “Onları atalarına ant içerek söz verdiğim süt ve bal akan ülkeye getirdiğimde, yiyip doyacaklar”19 “İşte o zaman süt ve bal akan ülkeyi -bugün sizin olan ülkeyi- atalarınıza vereceğime ilişkin içtiğim andı yerine getirmiş olacağım.”20 “O gün, onları Mısır'dan çıkaracağıma, kendileri için seçtiğim en güzel ülkeye, süt ve bal akan ülkeye götüreceğime söz verdim.”21
Tevrat’ta yer alan bu tasvirlerde vatansız kalan İsrail oğullarını,  vaat edilen “Kenan” ülkesi için özendirme amaçlı tanımlamalarda bulunulduğunu gözlemlemekteyiz. Vatansız kalan İsrail oğullarının fiziksel olarak nasıl bir coğrafya olursa olsun eski vatanlarına dönmeleri, Yehova tarafından verilmiş yeterli bir nimetken, fazladan olarak “Kenan” topraklarının onlara özendirildiği, şirin gösterilmeye çalışıldığını görmekteyiz.
“Çıkış” sonrası ve “Kenan”a giriş öncesi anlatımları olan “Kenan” tasvirlerinde İsrail oğulları adeta; Yehova, Hz. Musa ve Yuşa tarafından ısrarla “Kenan” toprakları için inandırılmaya çalışılmaktadır. Oysa burası zaten İsrail oğullarına vaat edilen topraklardır dolayısıyla tasvir edildiği gibi olsa da olmasa da İsrail oğullarının bu ülkeye koşa koşa gitmeleri gerekirken adeta rica minnet “Kenan”a sokulmaya çalışıldıkları gözlemlenmektedir. Üstelik bu mitolojik tasvirli özendirmelere rağmen ”Kenan”a gitmek istemedikleri bu yüzden 40 yıl “süt ve bal” akmayan çölde yaşam sürdürmeye mahkûm oldukları malumdur.
“Kenan”ın  “..süt ve bal akıyor orada” gibi tasvirleri mitolojiktir. Nitekim bu mitolojik anlatım “Kenan” ülkesinin ele geçirilmesinden sonra bile devam ettirildiği görülmektedir. Yeşu’nun “Kenan”ı ele geçirmesinden yüzlerce yıl sonrasını anlatan Kral Saul(Talut) dönemi anlatımlarında da bu realiteyi görmekteyiz. “O gün İsrailliler bitkindi. Çünkü Saul, "Ben düşmanlarımdan öç alıncaya kadar, akşama dek kim yemek yerse lanetli olsun!" diye halka ant içirmişti. Bu yüzden de kimse bir şey yememişti.  Derken, her yanı bal dolu bir ormana vardılar. Askerler ormana girince, toprakta akan balları gördüler. Ne var ki, içtikleri anttan korktukları için hiçbiri bala dokunmadı. Yonatan babasının halka ant içirdiğini duymamıştı. Elindeki değneği uzatıp ucunu bal gümecine batırdı. Biraz bal tadar tatmaz gözleri parladı.”22
“Kenan” ülkesi için Tevrat’ta yer alan bu mitolojik içerikli ifadeleri şöyle yorumlamak mümkündür. Süleyman peygamber sonrası Babil sürgünlerine uğrayan İsrail oğulları Ruhbanları, vatansız kalan İsrail halkına umut vermek, onların inançlarını kuvvetlendirmek için bu şekilde mitolojik anlatımlarla “Kenan” topraklarına dönüşü veya yeniden ele geçirmeyi özendirme amacıyla bu mitolojik tasvirleri Tevrat metinlerine soktukları kanaatindeyiz.
Vaat edilmiş topraklar “Arz-ı Mev’ud” sahipliği:
Tevrat metinlerinde, Yehova’nın, Hz. İbrahim ve soyuna verdiği Vaat edilmiş toprakların sahipliği hususunda, Hz. İbrahim’in yanı sıra onun oğlu ve torunu Hz. İshak ve Yakup(a.s)’un isimleri de ayrıca belirtilmektedir. Tevrat’ın, Tekvin kitabında, Hz. İbrahim’e sunulan bu toprakların, Hz. İshak ve Hz. Yakub’a da verildiğine ismen işaret edilir. Hz. İshak için “Arz-ı Mev’ud” vurgusu şöyledir: “Rab İshak'a görünerek, "Mısır'a gitme" dedi, "Sana söyleyeceğim ülkeye yerleş. Orada bir süre kal. Ben seninle olacak, seni kutsayacağım: Bütün bu toprakları sana ve soyuna vereceğim. Baban İbrahim'e ant içerek verdiğim sözü yerine getireceğim.”23 Hz. Yakup için ise şu şekilde belirtilmektedir: "Sana Yakup diyorlar, ama bundan böyle adın Yakup değil, İsrail olacak" diyerek onun adını İsrail koydu… İbrahim'e, İshak'a verdiğim toprakları sana da vereceğim ve senden sonra soyuna bağışlayacağım."24
Hz. İbrahim sonrası Hz. İshak ve onun oğlu Yakup(a.s)’da, vaat edilen toprakların çeşitli şehirlerinde ikamet etmişlerdir. Vakta ki, Yakup(a.s)’un oğlu Yusuf(a.s)’un, kardeşlerinin kurduğu tuzağın neticesi Mısır’a zorunlu gidişi ile başlayan olaylar akabinde orada yönetici olması ile beraber vaat edilen topraklarda süren kıtlığa binaen; babası Yakup(a.s) ve ona tabi İsrail oğulları ile birlikte Mısır’a yerleştiklerini görmekteyiz. “…Yusuf şöyle diyor deyin: 'Tanrı beni Mısır ülkesine yönetici yaptı. Durma, yanıma gel. Goşen bölgesine yerleşirsin; çocukların, torunların, davarların, sığırların ve sahip olduğun her şeyle birlikte yakınımda olursun. Orada sana bakarım, çünkü kıtlık beş yıl daha sürecek. Yoksa sen de, ailen ve sana bağlı olan herkes de perişan olursunuz.”25
Bu aşamada üzerinde durup sorgulamamız gereken önemli bir ayrıntı bulunmaktadır. Yehova’nın özellikle kendisine ve ayrıca soyuna “Arz-ı Mev’ud” tahsis edilen Yakup(a.s) ilginçtir, Allah’ın kendisine ihsan ettiği ve soyunu mirasçısı yaptığı bu toprakları terk edip İsrail oğulları ile birlikte Mısır’a giderek orada iskân olmaktadır. Yine, Hz. Yusuf’un İsrail oğulları peygamberi olan babası ve kavmini Mısır’a çağırması aynı durumdur.
O halde şu sonucu çıkarmamız mümkündür. Hz. Yakup ve Yusuf peygamberlerin döneminde, vaat edilen toprakların olmazsa olmaz vazgeçilemez tabu/dogma olarak anlaşılmadığını görmekteyiz. Eğer böyle olmuş olsaydı Ne Yakup(a.s) “Kenan” diyarını terk eder ne de Yusuf(a.s) babasını Mısır’a davet ederdi.
Tevrat’taki “Arz-ı Mev’ud” kavramını, dünyanın diğer yerlerinden istisna edilmiş güzellikleri olan ayrı bir toprak parçasının kutsanmasını olarak değil, tevhide dayalı yaşanabilecek özelliği olan bir toprak parçası olarak kabul etmek gerekmektedir. Hz. İbrahim bunun için şirk topraklarından hicret ederek vaat edilen topraklarda iskân olmuş tevhidi yaşam sürmüş ve o topraklara tevhidî egemen kılmıştır. Hz. İsmail ve Hacer Mekke topraklarına bunun için yerleştirilmişlerdir.
Bu durumu tamamen ihtiyaca binaen oluşan ortamın değerlendirilmesi diyebiliriz. Ne zaman ki başka bir müsait ortam doğmuştur; nitekim Hz. Yusuf’un Mısır’da yönetici olması bunu sağlamış gözükmektedir. Bundan dolayı Hz. Yusuf, İsrail oğullarını, Mısır’a davet etmiş; yine bundan dolayı Hz. Yakup, “Arz-ı Mev’ud”u bırakıp Mısır’a hicret edebilmiştir.
Mısır’da tevhidi yaşam sürülemeyecek konuma geldiğinde o zaman tekrar, tevhidin egemen olabileceği topraklara yönelip, oradaki şirk yapısı, tevhide dönüştürülmüştür. Böylece tevhidî inanca dayalı yaşam sürdürülme imkânı elde edilmiştir.
Bundan dolayı “Arz-ı Mev’ud” kuru topraklarda niteliksiz yaşam sürdürmek değil, o topraklarda tevhidî yaşam tarzı ve bunun devam ettirilmesi olarak anlaşılmalıdır.
Tevrat’ta anlatılan bir bölüm İsrail oğullarının, “Arz-ı Mev’ud”u bırakıp Mısır’a gidişlerini anlamlandıran ifadeler sunmaktadır. “Rab Avram'a(İbrahim) şöyle dedi: "Şunu iyi bil ki, soyun yabancı bir ülkede garipler gibi yaşayacak. Dört yüz yıl kölelik edip baskı görecek.”  “Ama soyuna kölelik yaptıran ulusu ben cezalandıracağım. Sonra soyun oradan büyük mal varlığıyla ayrılacak.” “Sen de esenlik içinde atalarına kavuşacaksın. İleri yaşta ölüp gömüleceksin.” “Soyunun dördüncü kuşağı buraya geri dönecek. Çünkü Amorlular'ın yaptığı kötülükler henüz doruğa varmadı."26
 Tevrat’a sonradan sokuşturulduğu intibaı veren bu metinle hem “Arz-ı Mev’ud”un bırakılıp Mısır’a gidilmesi, hem de orada köle olarak Firavun zulmünde yaşamanın zilletliği açıklanmış oluyordu. Bilinmelidir ki, Mısır’da köle olarak yaşayanlar, Hz. Yakup ve Hz. Yusuf sonrası, Mısır ilah ve putlarına, Hz. İbrahim’in Allah’ını tercih eden İsrail oğullarıdır. Yani İsrail oğulları tevhidi terk ederek şirke bulaşmışlardır. Bunun cezasını kölelik yaşamı ile çekmişlerdir.
Mısır’da düştükleri bu zillet, Tevhidi ilkeler açısından onlara verilen bir ceza olsa gerektir. Tevhid toprağını terk edenler, Mısır’a yerleştikten sonra tevhidi, Mısır’ın şirkine tercih ettikleri için bu zillete düçâr olmuşlardır. Ne zaman ki Tevhid önderleri Hz. Musa ve Harun’a uyup Allah’a şirk koşmaktan vazgeçmişlerse o zaman Allah onları Firavun zulmünden kurtararak tevhidi yaşam sürebilecekleri  “Arz-ı Mev’ud”a doğru hicret etmelerine müsaade etmiştir.
Oysa yukarıda alıntıladığımız Tevrat ifadesinde; Mısır’da süren 400 yıllık köle yaşamı anlatımında Tevhid/Şirk vurgusu olmadığı gibi hür yaşadıkları Yusuf peygamber döneminin de kölelik yaşamı içerisine dâhil edildiği çelişkili bir anlatım gözlemlenmektedir.
Tevrat’ın Çıkış kitabında, İsrail oğullarının, Mısır’da oturdukları süre hakkında değişik bir ifade daha sunulmaktadır. “İsrailliler Mısır'da dört yüz otuz yıl yaşadı. Dört yüz otuz yılın sonuncu günü Rab'bin halkı ordular halinde Mısır'ı terk etti.”27 “Tekvin” kitabında 400 yıl olarak verilen Mısır’daki kalış süresi “Çıkış” kitabında 430 yıl olarak verilmektedir. Alın size bir çelişki daha!... Bu çelişkiler Yehova’nın mı, yoksa Tevrat’ı derleyip yazıya geçirenlerin mi? Siz karar verin!..
Bu farklı süreler ve etnik sahiplenmeler bâriz çelişkilerdir. Birinci çelişki, İsrail oğullarının Mısır yaşamındaki tevhid ve şirk olgusuna yer verilmeyerek tamamen İsrail oğulları etnik unsurunun düştüğü kölelik durum değerlendirmesi yapılmaktadır. Hâlbuki İsrail oğulları içinden Hz. Musa ve Harun(a.s) peygamber olarak görevlendirilmişler ve Mısır’da, İsrail oğulları ve Mısır’lıları da kapsayan tevhid-şirk mücadelesi yapmışlardır. Oysa Tevrat metninde İsrail oğulları etnik özellikleri sebebiyle kayırılarak tevhid-şirk konumları açısından açılımlar yapılmamaktadır.
İkinci husus da hür yaşanılan hatta devlet yönettikleri Yusuf (a.s) döneminin de esaret yılları içerisinde beyan edilmesidir. En azından sadece Yusuf peygamber dönemi hesaba katıldığında İsrail oğullarının Mısır’da yaşadıkları hürriyet dönemi 80 yıldır. “Yusuf Firavun'un hizmetine girdiğinde otuz yaşındaydı. Firavun'un huzurundan ayrıldıktan sonra bütün Mısır'ı dolaştı.”28 “Yusuf yüz on yaşında öldü.”29 Hz. Yusuf’un iktidara çıkışı ile ölümü arasındaki süre 80 yıldır ve bu süre içerisinde İsrail oğulları kesinlikle hür yaşamıştır. Mantıken ve tarihen bunun aksini iddia etmek mümkün değildir.
Yusuf’un ölümünden ne kadar süre sonra köle durumuna düştükleri hakkında “çıkış” kitabında bilgi vermektedir.  Buna göre Musa’nın doğduğu dönem Firavun’u, İsrail oğullarına kafayı takmış ve aldığı zecrî tedbirlerle onları köle yaşamına sokmuş ve yeni doğan evlatlarını öldürmeye başlamıştır. “Derken Yusuf hakkında bilgisi olmayan biri Mısır Kralı oldu. Halkına, "Bakın, İsrailliler sayıca bizden daha çok" dedi, "Gelin, onlara karşı aklımızı kullanalım, yoksa daha da çoğalırlar; bir savaş çıkarsa, düşmanlarımıza katılıp bize karşı savaşır, ülkeyi terk ederler." Böylece Mısırlılar İsraillilerin başına onları ağır işlere koşacak angaryacılar atadılar. İsrailliler Firavun için Pitom ve Ramses adında ambarlı kentler yaptılar. Ama Mısırlılar baskı yaptıkça İsrailliler daha da çoğalarak bölgeye yayıldılar. Mısırlılar korkuya kapılarak İsraillileri amansızca çalıştırdılar. Her türlü tarla işleri, harç ve kerpiç yapımı gibi ağır işlerde yaşamı onlara zehir ettiler. Bütün işlerinde onları amansızca kullandılar. Mısır Kralı, Şifra ve Pua adındaki İbrani ebelere şöyle dedi: "İbrani kadınlarını doğum sandalyesinde doğurturken iyi bakın; çocuk erkekse öldürün, kızsa dokunmayın."30
Dolayısıyla İsrail oğulları Musa’nın doğduğu yıl köle ve mazlum konumuna düşmüşlerdir ve Musa 85 küsur yaşlarında iken İsrail oğullarını çölden çıkarmıştır. Yeni başa geçen Firavuna tebliğe başlayan Musa’nın yaşı hakkında Tevrat şunları kaydeder: “Firavun'la konuştuklarında Musa seksen, Harun seksen üç yaşındaydı.” Beş yıl gibi bir süre Firavun ile mücadelede geçtiğini –bu beş yıl eksi, artı olabilir- ve bundan sonra İsrail oğullarının, Mısır’dan “Çıkış” yaptığını kabul edelim.
O halde İsrail oğullarının Mısır yaşamı Tevrat’ta Tekvin kitabında belirtildiği gibi 400 yıl asla değildir. Bu süre 400 yıl eksi 85 yıl -Hz. Musa’nın doğup İsrail oğullarını kurtardığı süre- olarak hesap edildiğinde; buna göre toplam 315 yıl hür 85 yıl köle konumunda olmuşlardır.
Eğer Çıkış kitabındaki 430 yıllık kölelik süresine ait rakam dikkate alınırsa; 430 eksi 85 yıl -Hz. Musa’nın doğup İsrail oğullarını kurtardığı süre- hesap edildiğinde, 345 yıl hür 85 yıl köle olarak Mısır’da yaşadıkları sonucu ortaya çıkmaktadır.
Tevrat’ın İsrail oğullarına yaklaşımı ve olaylara bakışı olması gereken tevhid- şirk ekseninde değil, beşerî bir yaklaşımla etnik/millî/ seçkinci anlayışa göredir. Bütün bunlardan şu sonuç çıkmaktadır. Tevrat, İsrail oğulları tarihini subjektif anlatmakta ve içersinde barındırdığı muharref yapı dolayısıyla çelişkiler içinde açıklamalarda bulunmaktadır.
Tevrat’a göre “Arz-ı Mev’ud”a sahiplik şartı:
Tevrat “Arz-ı Mev’ud”un Hz. İbrahim ve ondan sonra onun neslinden gelen İsrail oğullarına ait olduğunu belirtmekle beraber, bunun şartlarının olduğunu da bildirmektedir. “Arz-ı Mev’ud” üzerindeki yaşam gelişi güzel değil tevhid temelli olmak zorundadır. Yehova, Hz. İbrahim’le yaptığı “ahit”e hem Hz. İbrahim’in hem ondan sonra gelen tüm İsrail oğullarının uymalarını beklediğini belirtmektedir. Bu “ahit”e Yehova tarafından şöyle dikkat çekilmektedir. ”Bir yabancı olarak yaşadığın toprakları, bütün Kenan ülkesini sonsuza dek mülkünüz olmak üzere sana ve soyuna vereceğim. Onların Tanrısı olacağım." ”Tanrı İbrahim'e, "Sen ve soyun kuşaklar boyu antlaşmama bağlı kalmalısınız" dedi.”31
Tevrat’ın bu ifadesinde yer alan üç unsurun altı çizilmelidir:
1- Yehova, “Arz-ı Mev’ud”u Hz. İbrahim’e vermeden önce oranın sahibi “Kenan”lılardır.  
2- “Arz-ı Mev’ud” Sonsuza kadar Hz. İbrahim soyuna aittir.
3- Bu toprakların sahibi olmak için Yehova’yı tanımak şarttır..
3- Yine “Arz-ı Mev’ud”a sahip olmak için, Yehova ile yapılan anlaşmaya “Ahit”e yani Tevhid’e bağlı kalmak zorunludur.
Tevrat metninde “Arz-ı Mev’ud” adıyla birlikte sıklıkla geçen “ahit”in kapsamı Yehova’nın, Hz. İbrahim ve ondan sonra gelen resuller ve İsrail oğulları ile tevhid akidesi üzerine anlaşmasıdır.  Bunu Tevrat metinlerinde görmek mümkündür. "Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı'yım" dedi, "Benim yolumda yürü, kusursuz ol.”32 “Onlara, herkes bel bağladığı iğrenç putları atsın, Mısır putlarıyla kendinizi kirletmeyin, Tanrınız RAB benim dedim.”33
“Musa sözlerini bitirince, İsrailliler'e şöyle dedi: "Bugün size bildirdiğim bu uyarıcı sözlerin tümünü benimseyin. Bu Yasa'nın(Tevrat) bütün sözlerine dikkat etmeleri ve yerine getirmeleri için çocuklarınıza buyruk verin.” “Bunlar sizin için boş sözler değildir, sizin yaşamınızdır. Şeria Irmağı'ndan geçerek mülk edineceğiniz ülkede(Arz-ı Mev’ud) ömrünüz bu sözler sayesinde uzun olacaktır."34
Yine “Arz-ı Mev’ud”u ele geçirmek üzere Yehova tarafından görevlendirilen Yeşu’ya Yehova “ahit” hususunda şöyle hatırlatmada bulunur:
“Yasa(Tevrat) Kitabı'nda yazılanları dilinden düşürme. Tümünü özenle yerine getirmek için gece gündüz onu düşün. O zaman başarılı olacak ve amacına ulaşacaksın.”35
Buna göre Yehova, Hebron’da(El-Halil) yerleşen Hz. İbrahim ve onun soyu yani İsrail oğulları ile yaptığı “ahit” karşılığı öncelikle Hz. İbrahim’den ve sahip olduğu evindeki çocukları ve kölelerinin sünnet olmalarını ister. "Seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek.” “Sünnet olmalısınız, sünnet aramızdaki antlaşmanın belirtisi olacak.” “Evinizde doğmuş ya da soyunuzdan olmayan herhangi bir yabancıdan satın alınmış köleler de içinde olmak üzere sekiz günlük her erkek çocuk sünnet edilecek. Gelecek kuşaklarınız boyunca sürecek bu.” “Evinizde doğan ya da satın aldığınız her çocuk kesinlikle sünnet edilecek. Bedeninizdeki bu belirti sonsuza dek sürecek antlaşmamın simgesi olacak.” “Sünnet edilmemiş her erkek halkının arasından atılacaktır, çünkü antlaşmamı bozmuş demektir."36
Hz. İbrahim, Yehova ile “ahit”in şartına, ilk doğan oğlu İsmail ile beraber sünnet olarak uydu. “İbrahim sünnet olduğunda doksan dokuz yaşındaydı.” “Oğlu İsmail on üç yaşında sünnet oldu.” “İbrahim oğlu İsmail'le aynı gün sünnet edildi.”37
Yine bu “ahit”in gereği Yeşu(Yuşa) peygamberin, İsrail oğullarını “Arz-ı Mev’ud”a sokarken gerçekleştirdiğini görüyoruz. Yani vaat edilmiş toprakların sahipliği için Allah ile “ahit”in fiziksel işareti sünnet şartını yerine getirmek gerekmekteydi, Onlarda bunu yerine getirdiler. “Bu arada Rab, Yeşu'ya şöyle seslendi: "Kendine taştan bıçaklar yap ve İsrailliler'i eskisi gibi sünnet et." Böylece Yeşu taştan yaptığı bıçaklarla İsrailliler'i Givat-Haaralot'ta sünnet etti.”  “Bunu yapmasının nedeni şuydu: İsrailliler Mısır'dan çıktıklarında savaşabilecek “Mısır'dan çıkan erkeklerin hepsi sünnetliydi. Ama Mısır'dan çıktıktan sonra yolda, çölde doğan erkeklerin hiçbiri sünnet olmamıştı.”38
Yehova’ya karşı fiziksel ahitlerini tamamlayan İsrail oğulları “Arz-ı Mev’ud”a sahip olma şartlarını tamamlamış oldukları için Eriha şehrinden başlayarak “Kenan” diyarını ele geçirmeye başlarlar.
Hz. İbrahim sonrası Yeşu (a.s) döneminde “Arz-ı Mev’ud”un yeniden ele geçirilmesi:
Hz. Yakub ve Yusuf(a.s) zamanında vaat edilmiş toprakları terk eden İsrail oğulları, Mısır yöneticisi olan Yusuf peygamber sayesinde verimli Mısır topraklarında yaşam sürmeye başladılar. Yusuf’un ölümünden sonra Mısır sistemi ve dinine adapte olan İsrail oğulları, zamanla yaşam tarzı ve din olarak asimilasyona uğrayarak, Mısır’ın putperest küfür sistemine ortak oldular. Çalışkanlıkları ve kıvrak zekâları, Mısır’da onları uzun yıllar yaşatmış olsa da, Musa’(a.s)’nın doğduğu dönemin Firavunu, etnik bir yapı olan İsrail oğullarının, Mısır’a hâkim olacağı endişesi ile onların nesilleri üzerinde hâkim olmak için başlattığı; İsrail oğullarının doğan erkek bebeklerini katletme ve İsrail oğullarını ağır işlerde istihdam etmesiyle zulme uğramaya başladılar.
İsrail oğullarından olan Musa’nın(a.s) ve Harun’un(a.s) peygamber olması ve Firavun ile verdikleri tevhid mücadelesi sonucu, çareyi Mısır’ı terk etmekte buldular. “Çıkış” adı verilen bu büyük hicretin hemen akabinde Samiri’nin buzağısına tapınmakla tekrar şirke yönelen İsrail oğulları, tövbelerinin sonucunda “Arz-ı Mev’ud”a girmelerine izin verdiği halde Yehova’nın bu isteğine karşı çıkarak isyan ederler. Bu yüzden Yehova, onları cezalandırarak çöllerde 40 yıllık sürgün hayatına tâbi tutmuştur. 
Mısır’dan “çıkış”tan sonra ikinci kere şirke bulaşan İsrail oğulları vaat edilmiş topraklara dönemediler. Çünkü Allah’ın emirlerine isyan etmişlerdi. Çöllerde yıllarca süren eziyet dolu hayatları sonucu kendilerini ıslah ettikleri bir zamanda Yehova onların Hz. İbrahim gibi vatansız olan konumlarını değiştirerek yeniden “Arz-ı Mev’ud”a girmelerine izin verdi. 
Hz. Yeşu, Yehova’dan aldığı peygamberlik görevi ile birlikte Hz. Musa zamanında İsrail oğullarının isteksizliği yüzünden giremedikleri “Arzı- Mev’ud” adı verilen “Kenan” topraklarına girmek ve orayı fethetmek için çalışmalara başlar.
Öncelikle Hz. Musa’nın kendisi ile beraber diğer İsrail oğulları sıbtı temsilcilerini bu topraklara istihbarat için gönderdiği gibi o da iki kişiyi görevlendirerek “Kenan” topraklarında istihbarat toplamaları için yollar.
Bu noktada bir önemli hususun üzerinde durmak istiyoruz. Hz. Musa “Kenan” topraklarına istihbarat için her sıbt’yan birer kişi olmak üzere toplam on iki kişi görevlendirdiği halde; Hz. Yeşu sadece iki kişi yollamıştır?
Yeşu peygamber Yehova’nın emrettiği, Hz. Musa’nın uyguladığı metodu uygulamamıştır. Bunun birinci nedeni Yehova’dan böyle bir emir gelmemesi ikinci olarak; o peygamberliğe seçildiğinde İsrail oğulları sıbtı reisleri Yeşu(Yuşa) peygamberi takip edeceklerine söz vermişlerdi. “Önderler Yeşu'ya, "Bize ne buyurduysan yapacağız" diye karşılık verdiler, "Bizi nereye gönderirsen gideceğiz. Her durumda Musa'nın sözünü dinlediğimiz gibi, senin sözünü de dinleyeceğiz. Yeter ki, Musa'yla birlikte olmuş olan Tanrın Rab seninle de birlikte olsun. Sözünü dinlemeyen, buyruklarına karşı gelip isyan eden ölümle cezalandırılacaktır. Yeter ki, sen güçlü ve yürekli ol."39
Yeşu peygamber istihbarat için gönderdiği iki görevliden olumlu bilgiler alır. “İki adam geri dönmek üzere dağdan indi. Irmağı geçip Nun oğlu Yeşu'nun yanına vardılar ve başlarından geçen her şeyi ona anlattılar.”  “Yeşu'ya, "Rab gerçekten bütün ülkeyi elimize teslim etti" dediler, "Orada yaşayan herkesin korkudan dizlerinin bağı çözüldü."40
Kenan topraklarına girmek için Lut gölü üzerindeki Erden(Ürdün) topraklarında Nebo dağının bulunduğu bölgede konuşlanan Yeşu önderliğindeki İsrail oğulları savaş hazırlıklarını tamamlarlar bu arada Yeşu peygamber yolladığı istihbarat elemanlarından Eriha halkının panik ve korku halini  haber almıştır.
Bunun üzerine Yeşu, İsrail oğullarıyla birlikte, Allah’ın emri ve Hz. Musa’nın vefat etmeden verdiği talimat üzerine, Erden(Ürdün)  nehrinden geçirerek,  Eriha üzerine hücum eder. Altı gün kuşattıkları Eriha şehrini yedinci gün Yuşa’nın gösterdiği bir mucize ile şehrin duvarlarını çökerterek ele geçirirler. Böylece İsrail oğullarının “Kenan” topraklarındaki fetih mücadelesi, galibiyet ve ilk toprağın elde edilişi ile Eriha’dan (Jeriho) başlar.
Ele geçirilen “Arz-ı Mev’ud” topraklarının İsrail oğulları sıbt’larına taksimi:
“Kenan” topraklarındaki Beyt el, Ay, Makkeda, Libna, Lakiş, Eglon, Debir, Şefela, Hatsor gibi büyük şehirleri ele geçiren Yeşu;  beş yıl süren fetihlerden sonra Yehova’nın emri ile ele geçirdiği bölgeleri İsrail oğulları sıbtlarına taksim eder. “….(Yeşu) bütün İsrail halkını topladı. Onlara, "Kocadım, yaşım hayli ilerledi" dedi” "Tanrınız Rab'bin sizin yararınıza bütün bu uluslara neler yaptığını gördünüz. Çünkü sizin için savaşan Tanrınız Rab'di.” ” İşte Şeria Irmağı'ndan gün batısındaki Akdeniz'e dek yok ettiğim bütün bu uluslarla birlikte, geri kalan ulusların topraklarını da kura’yla oymaklarınıza miras olarak böldüm.”41
Tevrat’ın Yeşu kitabında, İsrail oğullarının on iki sıbtına düşen yerler ve sınırları en ince detaylarına kadar yazılmıştır.42
Yeşu “Arz-ı Mev’ud”un İsrail oğullarına taksimatında tamamen adil davranmış hatta bunun için toprak ölçüm ve sayımı bile yaptırmıştır. "Her oymaktan üçer adam seçin. Onları, ülkeyi incelemeye göndereceğim. Miras edinecekleri yerlerin sınırlarını belirleyip kayda geçirerek yanıma dönsünler.”43 Her sıbt taksimden sonra kendilerine tahsis edilen bölgelere yerleşerek hayatlarını yerleşik tarzda idame ettirmeye başlamışlardır.
İsrail oğullarının tüm sıbtlarına hisselerini paylaştıran Yeşu peygamber, bu işlemin sonunda sıbtların kendi hisselerinden verdikleri payla müstakil bir pay sahibi olur ve pay sahibi olduğu bölgede bir şehir inşa ederek “Kenan” topraklarının yönetimini buradan sağlar.  ”İsrailliler bölgelere göre toprakları bölüştürme işini bitirdikten sonra, kendi topraklarından Nun oğlu Yeşu'ya pay verdiler.”   “Rab'bin buyruğu uyarınca, ona istediği kenti, Efrayim'in dağlık bölgesindeki Timnat-Serah'ı verdiler. Yeşu kenti onarıp oraya yerleşti.”44
“Kenan” topraklarında bu özel statülü yer haricinde kasten olmayarak adam öldüren İsrail oğullarının kaçıp davalarını o şehirde görülmesini sağlamaları için özel statülü şehirler tahsis edilmiştir. “Bundan sonra RAB, Yeşu'ya, "Musa aracılığıyla size buyurduğum gibi, İsraillilere kendileri için sığınak olacak kentler seçmelerini söyle" dedi. Öyle ki, istemeyerek, kazayla birini öldüren oraya kaçsın. Sizin de öç alacak kişiden kaçıp sığınacak bir yeriniz olsun.  Bu kentlerden birine kaçan kişi, kentin kapısına gidip durumunu kent ileri gelenlerine anlatsın. Onlar da onu kente, yanlarına kabul edip kendileriyle birlikte oturacağı bir yer versinler. Öç almak isteyen kişi adam öldürenin peşine düşerse, kent ileri gelenleri onu teslim etmesinler. Çünkü adam öldüren öldürdüğü kişiye önceden kin beslemiyordu, onu istemeyerek öldürdü. Bu kişi topluluğun önüne çıkıp yargılanıncaya ve o dönemde görevli başkâhin ölünceye dek o kentte kalmalı. Ondan sonra kaçıp geldiği kente, kendi evine dönebilir. Böylece Naftali'nin dağlık bölgesinde bulunan Celile'deki Kedeş'i, Efrayim'in dağlık bölgesindeki Şekem'i ve Yahuda'nın dağlık bölgesindeki Kiryat-Arba'yı, yani Hebron'u seçtiler. Ayrıca Şeria Irmağı'nın kıyısındaki Eriha'nın doğusunda, Ruben oymağının sınırları içindeki kırsal bölgede bulunan Beser Kenti'ni; Gad oymağının sınırları içinde Gilat'taki Ramot'u; Manaşşe oymağı sınırları içinde de Başan'daki Golan'ı belirlediler. Birini kazayla öldürüp kaçan bir İsrailli'nin ya da İsrailliler arasında yaşayan bir yabancının, topluluğun önünde yargılanmadan öç almak isteyenlerce öldürülmesini önlemek için belirlenen kentler bunlardı.”45
Bu özel statülü şehirler, İsrail oğullarının “Kenan”daki yeni yaşamının çatışmasız bir arada birlik içinde yürümesi için gereken adli ve idari tedbirler olarak görmek gerekmektedir. Sıbtlar halinde kendi tahsis bölgelerinde yaşayan İsrail oğulları arasında çıkacak derin ayrılıklara ulaşabilecek, öldürme türü adli vakalar, sıbtlar arası intikam çatışmasına dönüşme ihtimali yüksek suçlardan olduğu için Yehova, bu tedbirleri önceden almalarını emretmiştir.
Peygamber Yeşu’nun, “Arz-ı Mev’ud”un taksimatını şura ile yaptığını belirten Tevrat; oluşturulan Şura’da, Harun peygamberin oğlu ve kâhin sınıfı önderi olan Elazar ve İsrail oğulları sıbtlarının reislerinden müteşekkil bir komisyon olduğu belirtilir. “Kâhin Elazar, Nun oğlu Yeşu ve İsrail oymaklarının boy başları tarafından Şilo'da Rab'bin önünde, Buluşma Çadırı'nın kapısında kur'a ile miras olarak bölüştürülen topraklar bunlardı. Böylece ülkeyi bölüştürme işini tamamladılar.”46
Yeşu peygamber önderliğinde “Arz- Mev’ud”da gerçekleştirilen katliamlar:
 “Kenan”a girerek ora ahalisini tamamen yok etme emri, Hz. Musa zamanında ve “Kenan” topraklarına girmeden evvel verildiği gözlemlenmektedir. “Kenan”a giriş ve fethini anlatan Yeşu kitabından önce yer alan Çıkış ve Tesniye kitabında şu emirler yer almaktadır: “Meleğim önünüzden gidecek, sizi Amorlular'ın, Hititler'in, Perizliler'in, Kenanlılar'ın, Hivliler'in, Yevuslular'ın topraklarına götürecek. Onları yok edeceğim.”47 "Tanrınız Rab mülk edinmek üzere gideceğiniz ülkeye sizi götürdüğünde, önünüzden birçok ulusu - Hititler'i, Girgaşlılar'ı, Amorlular'ı, Kenanlılar'ı, Perizliler'i, Hivliler'i, Yevuslular'ı, sizden daha büyük ve daha güçlü yedi ulusu - kovacak. Tanrınız RAB bu ulusları elinize teslim ettiğinde, onları bozguna uğrattığınızda, tümünü yok etmelisiniz. Bu uluslarla antlaşma yapmayacaksınız, onlara acımayacaksınız.”48
İsrail oğullarının, Mısır’dan çıkış sonrası dönemini anlatan “Çıkış” ve “Tensiye” kitaplarında yer alan bu ifadelerde; İsrail oğullarının, Yehova tarafından “Kenan”a girip oradaki tüm varlıkları katletmeleri şeklinde yönlendirildiğini gözlemlemekteyiz.
Yeşu kitabında ise Yuşa peygamberin “Kenan” topraklarını ele geçirirken yaptığı savaşların yer ve sonuçlarını tek tek ve tüm detayları ile anlatmaktadır. Bu savaşlarda en dikkati çeken nokta savaşa dâhil olmayan kadınlar, bebekler, çocuklar, yaşlılar velhasıl insan olarak kim olursa olsun katledildiği anlatılmaktadır.
Bu yüzden Yeşu kitabında anlatılan savaş sahneleri, tamamen putperest bir ırkın katliam sahneleridir. Tevrat’ta anlatılan bu sahneler, bir ırkın yani Sâmi İsrail oğulları ırkının diğer ırkı; Kenanî’leri yeryüzünden silmesi, soykırımı anlatımıdır. Bu soykırımların tamamen Yehova’nın isteği ile yapıldığını “Çıkış” ve Tensiye kitaplarındaki ifadelerden anlamaktayız.
Öyle ki, insanların yanı sıra eşek, öküz, at, katır, koyun, kuzu gibi hayvanların katledildiği; ele geçirilen Kenanlılara ait mülklerin yakılıp, yıkılıp, yağmalandığı ifade edilmektedir. Bunun istisnaları Gibeon ahalisinin hile ile anlaşma yapmaları sebebiyle bu katliamdan kurtulmaları ve ele geçirilen “Kenan” topraklarındaki katledilen ahaliye ait Altın, Gümüş, Tunç ve benzeri kıymetli eşyalardır.
Şimdi Tevrat’ın Yeşu kitabında önemli bir yekün tutan peygamber Yeşu (Yuşa) önderliğindeki İsrail oğulları katliam ifadelerini aktaralım:
“Herkes bulunduğu yerden dosdoğru kente girdi. Böylece kenti ele geçirdiler.” “Kadın erkek, genç yaşlı, küçük ve büyük baş hayvanlardan eşeklere dek, kentte ne kadar canlı varsa, hepsini kılıçtan geçirip yok ettiler.” “Sonra kenti içindekilerle birlikte ateşe verdiler.”49
“İsrailliler Ay Kenti'nden çıkıp kendilerini kırsal alanlarda ve çölde kovalayanların hepsini kılıçtan geçirdikten sonra kente dönüp geri kalanları da kılıçtan geçirdiler.” “O gün Ay halkının tümü öldürüldü. Öldürülenlerin toplamı, kadın erkek, on iki bin kişiydi.” “Yeşu kentte yaşayanların tümü yok edilinceye dek pala tutan elini indirmedi.” “İsrailliler, Rab'bin Yeşu'ya verdiği buyruk uyarınca, kentin yalnız hayvanlarıyla mallarını yağmaladılar.” “Ardından Yeşu Ay Kenti'ni ateşe verdi, yakıp yıkıp viraneye çevirdi. Yıkıntıları bugün de duruyor.” “Ay Kralı'nı ağaca asıp akşama dek orada bırakan Yeşu, güneş batarken cesedi ağaçtan indirerek kent kapısının dışına attırdı. Cesedin üzerine taşlardan büyük bir yığın yaptılar. Bu yığın bugün de duruyor.”50
“Ardından beş kralı vurup öldürdü ve her birini bir ağaca astı. Akşama dek öylece ağaçlara asılı kaldılar.” ” Yeşu'nun buyruğu üzerine gün batımında kralların cesetlerini ağaçlardan indirdiler, gizlendikleri mağaraya atıp mağaranın ağzını büyük taşlarla kapadılar. Bu taşlar bugüne dek orada duruyor.” “Yeşu aynı gün Makkeda'yı aldı, kralını ve halkını kılıçtan geçirdi. Kentte tek canlı bırakmadı, hepsini öldürdü.”51
“İsrail halkıyla birlikte Lakiş'ten Eglon üzerine yürüyen Yeşu, kentin karşısında ordugah kurup saldırıya geçti.” “Kenti aynı gün ele geçirdiler. Lakiş'te yaptığı gibi, halkı ve kentteki bütün canlıları o gün kılıçtan geçirip yok ettiler.” “Ardından Yeşu İsrail halkıyla birlikte Eglon'dan Hevron üzerine yürüyüp saldırıya geçti.”  “Kenti aldılar, kralını, halkını ve köylerindeki bütün canlıları kılıçtan geçirdiler. Eglon'da yaptıkları gibi, herkesi öldürdüler; kimseyi sağ bırakmadılar.” “Bundan sonra Yeşu İsrail halkıyla birlikte geri dönüp Devir'e saldırdı.”  “Kralıyla birlikte Devir'i ve köylerini alıp bütün halkı kılıçtan geçirdi; tek canlı bırakmadı, hepsini öldürdü. Hevron'a, Livna'ya ve kralına ne yaptıysa, Devir'e ve kralına da aynısını yaptı.” “Böylece Yeşu dağlık bölge, Negev, Şefela ve dağ yamaçları içinde olmak üzere, bütün ülkeyi ele geçirip buralardaki kralların tümünü yenilgiye uğrattı. Hiç kimseyi esirgemedi. İsrail'in Tanrısı Rab'bin buyruğu uyarınca kimseyi sağ bırakmadı, hepsini öldürdü.”52
“İsrailliler, kaçanları Büyük Sayda'ya, Misrefot-Mayim'e ve doğuda Mispe Vadisi'ne kadar kovalayıp öldürdüler; kimseyi sağ bırakmadılar. İsrailliler kentteki bütün canlıları kılıçtan geçirip yok ettiler. Soluk alan bır tek kişiyi esirgemediler. Ardından Yeşu Hasor'u ateşe verdi.” “Böylece bütün bu kentlerle krallarını ele geçirdi. Rab'bin kulu Musa'nın buyruğu uyarınca hepsini kılıçtan geçirip yok etti.”  “Ancak, İsrailliler, Yeşu'nun ateşe verdiği Hasor dışında, tepe üzerinde kurulu kentlerden hiçbirini ateşe vermediler.” “Bu kentlerdeki bütün mal ve hayvanları ganimet olarak aldılar, insanların tümünü ise kılıçtan geçirip öldürdüler; soluk alan bir tek kişiyi esirgemediler.”53
Tevrat’tın Yeşu kitabında anlatılan  “Kenan” ahalisi katliamları, İsrail oğullarının atası ve “Arz-ı Mev’ud”un ilk sahibi Hz. İbrahim’in örnekliği ile hiç bağdaşmadığı görülmektedir. Hz. İbrahim kansız olarak elde ettiği ve o topraklarda peygamberlik vazifesini yerine getirip Tevhid ilkesini hayata geçirmeye çalıştığı halde, Yeşu(Yuşa) peygamber döneminde, “Arz-ı Mev’ud”da neredeyse  yaşayan canlı bırakılmamış hepsi katledilmiştir.
Katliamlarla ilgili yorumlar:
Bilindiği gibi Yehova, vaat edilmiş topraklar yani ”Kenan”ı, Hz. İbrahim’e ve soyuna tahsis etmiştir. “Arz-ı Mev’ud”un ilk sahibi Hz. İbrahim döneminde vaat edilmiş bu topraklar, kansız olarak ele geçirilmiştir. Hz. İbrahim’in yumuşak yöntemleri ile üzerinde yaşayan toplulukların yöneticileri ile yapılan anlaşmalarla “Kenan” toprakları tevhidi ortama dönüştürülmüştür. Bu hususta İbrahim(a.s) dönemine dair Tevrat’ta yer alan anlatımları sunalım:  “Daha sonra İbrahim Avimelek'e davar ve sığır verdi. Böylece ikisi bir antlaşma yaptı.” “Beer-Şeva'da yapılan bu antlaşmadan sonra Avimelek, ordusunun komutanı Fikol'la birlikte Filist yöresine geri döndü.”54
Hz. İshak döneminde de savaş yapılmadan, Hz. İbrahim dönemindeki anlaşmanın bir benzeri yolla putperestlerle olan meselenin kansız çözüldüğü anlatılmaktadır.“İbrahim'in yaşadığı dönemdeki kıtlıktan başka ülkede bir kıtlık daha oldu. İshak Gerar'a, Filist Kralı Avimelek'in yanına gitti. “ “Böylece İshak Gerar'da kaldı.”55
Hz. İbrahim döneminin tek çatışma anlatımı; Hz. İbrahim’in yeğeni peygamber Lut’un esir edildiği bir savaşa İbrahim’in(a.s) müdahale ederek Lut’u ve kavmini esir alıp mallarını yağmalayanları savaşarak mağlup edip kurtarmasıdır. Dört kral Sodom'la Gomora'nın bütün malını ve yiyeceğini alıp gitti. Avram'ın(İbrahim) yeğeni Lut'u ve mallarını da götürdüler. Çünkü o da Sodom'da yaşıyordu.  Oradan kaçıp kurtulan biri gelip İbrani Avram'a durumu bildirdi. Avram Eşkol'la Aner'in kardeşi Amorlu Mamre'nin meşeliğinde yaşıyordu. Bunların hepsi Avram'dan yanaydılar.  Avram yeğeni Lut'un tutsak alındığını duyunca, evinde doğup yetişmiş üç yüz on sekiz adamını yanına alarak dört kralı Dan'a kadar kovaladı. Adamlarını gruplara ayırdı ve gece saldırıp onları bozguna uğratarak Şam'ın kuzeyindeki Hova'ya kadar kovaladı. Avram yağmalanan bütün malı, yeğeni Lut'u, Lut'un mallarını, kadınları ve halkı geri getirdi.”56
Anlaşıldığı kadar Hz. İbrahim sulh yolu ile etraftaki krallarla anlaşarak “Kenan”ın hâkimi olmuş oğulları İshak ve Yakub’da aynı metodu izleyerek “Kenan”daki hâkimiyetlerini devam ettirmişlerdir.
“Arz-ı Mev’ud”un, Hz. İbrahim’den sonra Yeşu peygamber döneminde İsrail oğulları tarafından ikinci defa ele geçirilmesi, Hz. İbrahim dönemindeki kadar sakin olmamıştır. Tevrat’ın Yeşu kitabında “Arz-ı Mev’ud”un, Hz. Yuşa dönemindeki ele geçirilişinde çok kan döküldüğü ve katliamlar gerçekleştirildiği, dehşet ifadelerle anlatılmaktadır.
Tevrat’ın Yeşu kitabında yer alan katliamların sebebi yine Tevrat’ta yer alan Yehova’ya ait bir başka emre dayandığı gözlemlenmektedir. "Ancak Tanrınız Rab'bin miras olarak size vereceği bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız.” Tanrınız Rab'bin size buyurduğu gibi, onları - Hititler'i, Amorlular'ı, Kenanlılar'ı, Perizliler'i, Hivliler'i, Yevuslular'ı - tümüyle yok edeceksiniz.” Öyle ki, ilahlarına taparken yaptıkları iğrençliklere uymayı size öğretemesinler, siz de Tanrınız Rab'be karşı günah işlemeyesiniz.”57
Tevrat’ın İbranice Tora adı verilen beş ana kitabının sonuncusu olan Tensiye kitabındaki bu ifadeler “Arz-ı Mev’ud” topraklarında bulunan tüm putperestlerin insan olarak; kadın, erkek, çocuk, bebek, ihtiyar, genç ayrım yapılmadan katledilmesini yani ırk ve dine dayalı “etnik temizlik” yapılmasını kesin olarak emretmektedir. Bunun yanı sıra onların beslediği her türlü hayvanatın öldürülmesini, mallarının; altın, gümüş, tunç gibi değerlileri hariç yakılıp yıkılmasını yine kesin olarak emretmektedir.
O halde “Arz-ı Mev’ud” da gerçekleşen, Yehova’nın katliam emirlerine muhalif olan aşağıdaki Tevrat’ın Yeşu kitabından alıntılayacağımız Yehova’nın diğer emrine aykırı bu davranışlar nasıl yorumlanacaktır?
“İsrailliler Geşurlular'ı ve Maakalılar'ı topraklarından sürmediler; bunlar bugüne dek İsrailliler arasında yaşamayı sürdürdüler.”58
“Yahuda oğulları Yeruşalim'de yaşayan Yevuslular'ı oradan çıkartamadılar. Yevuslular bugüne dek Yahuda oğullarıyla birlikte Yeruşalim'de yaşaya geldiler.”59
“Ne var ki, Efrayimoğulları Gezer'de yaşayan Kenanlılar'ı buradan sürmediler. Kenanlılar bugüne kadar Efrayimoğulları arasında yaşayıp onlara ücretsiz hizmet etmek zorunda kaldılar.”60
Tevrat’ın Yeşu kitabındaki bu ifadelerde; Yehova’nın ele geçirilen “Kenan” topraklarındaki her canlının öldürülmesi emrine rağmen İsrail oğullarından bazı sıbtların “Kenan” ahalisinden çeşitli kavimleri sağ bıraktıkları anlaşılmaktadır.
Bu durum Tevrat içerisinde yer alan emirler ve icraatlar arasındaki büyük çelişkiyi göstermektedir. Yehova’nın “Kenan” topraklarındaki putperestlerin, İsrail oğullarını küfre düşürmemesi gayesine dayanan katliam emri kesin iken İsrail oğulları tarafından yerine getirilmeyip, ele geçirilen bu topraklarda yaşayan bazı kavimleri köle edinmek Tevrat içersinde anlatılan çelişkiler silsilesini açıkça göstermektedir.
 Bu büyük çelişki bize, Tevrat kitapları içerisinde genel olarak Yeşu kitabında anlatılan katliam haberlerinin ve Tesniye kitabında yer alan katliam emirlerinin doğru olmadığını bu ibarelerin ilgili kitaplara daha sonra sokulduğu dolayısıyla Tevrat metinlerinin tahrifata uğradıklarını açıkça göstermektedir.
Putperestlerin atını, eşeğini, katırını, öküzünü, koyununu, v.s canlı nesi varsa katledenler Yehova’nın en önemli emri olan, kendilerini saptıracak asıl tehlike putperestleri sağ bırakıp onları köle edinmektedirler. O halde gariban! Hayvanların ne suçu vardı, İsrail oğulları tarafından katledildiler.
Eğer “Kenan”lıların hayvanlarını ganimet almış olsalardı, en fazla ele geçirilen bu hayvanlardan Yehova’ya “yakmalık kurban” sunmazlar dolayısıyla beleş kurban sunarak Yehova’yı kızdırmamış olurlardı. Kaldı ki bu bile beleş değil canını ortaya koyarak kazanılan bir bedeldir. İsrail oğulları ele geçirdikleri hayvanların bazılarını kurban olarak sunmamış olsalar bile yaşamları için gereken yiyecek ve nakliye, tarım işlerini, ele geçirdikleri bu hayvanlarla yapabilirlerdi. Görüldüğü gibi katliamlar sahnelerindeki ifadeler anlamsız ve tamamen mantıksızlıklar silsilesi anlatımlar.
Bu safhada şu tespiti yapmak da mümkündür. Tevrat’ın Yehova’sı öyle kızgın, intikam sahibi, gözü dönmüş bir tanrıdır ki, her şeyin katledilmesini emredebilmektedir. Buna mukabil İsrail oğulları bir beşer olarak Yehova’dan daha merhametli davranıp putperest “Kenan”lıları sağ bırakabilmektedirler.
Bir başka çelişki yine Yeşu kitabında verilmektedir. “….(putperestleri) tümüyle yok edeceksiniz.” Öyle ki, ilahlarına taparken yaptıkları iğrençliklere uymayı size öğretemesinler, siz de Tanrınız Rab'be karşı günah işlemeyesiniz.”61 Emri varken “Aranızda kalan uluslarla hiçbir ilişkiniz olmasın; ilahlarının adını anmayın; kimseye onların adıyla ant içirmeyin; onlara kulluk edip tapmayın.”62 Şeklinde yer alan bu ifadelerde hem katledin hem aranızdakilerle ilişki kurmayın emirleri büyük bir tenakuzu barındırmaktadır.
Bunun yanı sıra Çıkış kitabındaki Yehova taktiğinde; “Kenan” uluslarının, yurtlarından hemen kovulmamaları, onları aşama aşama yurtlarından sürmeleri taktiği verilerek, katliam emirleri ile çelişen ifadeler yer almaktadır. “Hivliler'i, Kenanlılar'ı, Hititler'i önünüzden kovmaları için önünüz sıra eşekarısı göndereceğim. Ama onları bir yıl içinde kovmayacağım. Yoksa ülke viran olur, yabanıl hayvanlar çoğaldıkça çoğalır, sayıları sizi aşar. Siz çoğalıncaya, toprağı yurt edininceye dek onları azar azar kovacağım. "Sınırlarınızı Kızıldeniz'den Filist Denizi'ne, çölden Fırat Irmağı'na  kadar genişleteceğim. Ülke halkını elinize teslim edeceğim. Onları önünüzden kovacaksınız. Onlarla ya da ilahlarıyla antlaşma yapmayacaksınız. Onları ülkenizde barındırmayacaksınız. Yoksa bana karşı günah işlemenize neden olurlar. İlahlarına taparsanız, size tuzak olur."63
Tevrat metinlerinde, fethedilen “Kenan” topraklarındaki insanlar katledilecekler mi, geçici barındırılacaklar mı, yoksa köle olarak yaşamlarına yeni statüleri ile devam mı edecekler belli değildir. “Kenan” uluslarına yapılacak uygulamalar hakkında yukarda alıntıladığımız karma karışık Tevrat anlatımları, çelişkili ifadeleri müteselsilin devam etmektedir.
Bir başka çelişki ise Yehova’nın “Arz-ı Mev’ud”da yerleşik kavimleri katletme emrine rağmen Gibeon ahalisinin dolambaçlı bir şekilde sağ bırakılması anlatımıdır. Olay şöyle gerçekleşmiştir; Gibeon halkı ise Yeşu'nun Eriha ve Ay kentlerine yaptıklarını duyunca hileye başvurdu. Kendilerine elçi süsü vererek eşeklerinin sırtına yıpranmış heybeler, eski, yırtık ve yamalı şarap tulumları yüklediler. Ayaklarında yıpranmış, yamalı çarıklar, sırtlarında da eski püskü giysiler vardı. Azık torbalarındaki bütün ekmekler kurumuş, küflenmişti. Adamlar Gilgal'daki ordugâha, Yeşu'nun yanına gittiler. Ona ve İsrail halkına, "Uzak bir ülkeden geldik" dediler, "Bizimle bir barış antlaşması yapmanızı istiyoruz."64
Peygamber Yeşu ve İsrail oğullarını, “Kenan” topraklarından uzakta oturdukları şeklinde kandıran Gibeon ahalisi temsilcileri, Yeşu peygamberden anlaşma sözü alarak geri dönerler. Bu durum Tevrat’ta şöyle anlatılmaktadır: “İsrailliler, Rab'be danışmadan, Gibeonlular'ın sunduğu yiyecekleri aldılar. Yeşu da onları sağ bırakacağına söz verip onlarla bir barış antlaşması yaptı. Topluluğun önderleri de antlaşmaya bağlı kalacaklarına ant içtiler.”65
Daha sonra olayın iç yüzü anlaşılmasına kandırılmalarına rağmen Gibeon’lulara verdikleri anlaşma sözünden dönmedikleri anlaşılmaktadır. “Ne var ki, antlaşmadan üç gün sonra Gibeonlular'ın yakında, komşu topraklarda yaşadıklarını öğrendiler. Ancak İsrailliler bunlara dokunmadılar. Çünkü topluluğun önderleri, İsrail'in Tanrısı RAB adına ant içmişlerdi. Bu yüzden topluluk önderlere karşı söylenmeye başladı. Önderler ise, "Biz İsrail'in Tanrısı RAB adına ant içtik; bu yüzden onlara el süremeyiz" diye karşılık verdiler,  "Ant içtiğimiz için onları sağ bırakacağız; yoksa Tanrı'nın gazabına uğrarız." Sonra halka, "Onları sağ bırakalım" dediler. "Ama bütün topluluk için odun kesip su çekmekle görevlendirilsinler." Böylece önderler vermiş oldukları sözü tuttular. Ardından Yeşu Givonlular'ı çağırıp, "Yakınımızda yaşadığınız halde neden çok uzaktan geldiğinizi söyleyip bizi aldattınız?" dedi, "Bunun için artık lanetlisiniz. Hep köle kalacaksınız. Tanrı’nın Tapınağı için odun kesip su çekeceksiniz."66
Kıssadan anlaşıldığı gibi Gibeon’lular Peygamber Yeşu’yu ve İsrail oğullarını aldatmalarına rağmen Yehova adına söz verdikleri bahanesi ile onları katletmezler, köle olarak sağ bırakırlar. Bu noktada iç içe çelişkiler görülmektedir. Yehova’nın kesin katletme emrine rağmen Gibeonluları sağ bırakmalarına üç sebep göstermektedirler. Birincisi onların “Kenan”a uzak oturduklarını sanmaları, ikincisi Yehova adına söz vermeleri, üçüncüsü mabede odun taşıma dolayısıyla köle olarak cezalandırmalarıdır.  
Oysa üç sebepte de Yehova’nın asli emrine aykırı kararlar vermektedirler.  Birincisi Gibeon ahalisinin durumunun Yehova’ya sorularak onlar hakkında doğru karar vermemişlerdir, ikincisi Yehova adına söz vermeleri, Gibeon’luların hilelerine kanarak olduğu için geçersiz addedilmesi gerektiği halde buna rağmen Gibeon’lularla yapılan anlaşmaya sahih işlemi yapılması ve üçüncü olarak kendilerini aldatan bu Gibeon ahalisine, Yehova’nın mutlak katl emrini uygulamamalarıdır.
Oysa Gibeon’luların bu hareketi Yehova, peygamber Yeşu ve İsrail oğullarını açıkça kandırmadır. Bu olayın tevil edilecek yönü olmadığı halde anlaşılıyor ki, insani tahrifat unsuru böyle bir yolla serbest bırakılan Gibeon’luların katledilmemesi vakıasını geçiştirmektedir.
Oysa bu olay tevhidi açıdan okunduğunda şöyle gerçekleşmiş olmalıdır; Putperest “Kenan” kavmi Gibeon’lular Yeşu peygamber ve İsrail oğullarının gücünü anlayınca onlarla anlaşma için görüşmüşler, Yeşu peygambere tâbi olacaklarını beyan etmişlerdir. Bunun üzerine Yeşu peygamber onlarla savaşmayarak Gibeon şehri yakınında kurulan bir mabedin bakımını onların üslenmesini istemiştir.
Tevrat’ta yer alan “Kenan” topraklarındaki savaşlarla ilgili çelişkili ve karmaşık anlatımlarından şu anlaşılmaktadır; demek ki Yeşu kitabı genelinde anlatılan katliamlar yapılmamış, demek ki, Tevrat’ın sahih, asıl nüshasında “Kenan” da savaşlarda, alakalı alakasız herkesi katledin diye bir emir yok!..
Peki ne var!... İsrail oğulları ile savaşanlar mağlup edilmiş, teslim olanlar sağ bırakılarak –köle, cariye, ganimet- hâkimiyet altına alınmıştır. Ele geçirilen “Kenan” topraklarındaki İsrail oğulları askerleri ile savaşan yerli ahalinin askerleri haricinde hayatta kalan putperest ahali ile ilişkilerde İsrail oğullarının dikkatli olması ve onların put ve ilahlarına meyledilmemesi ikazı yapılmıştır. Bu yorum doğru olan yani tahrifat görmeyen Tevrat duruşunu yansıtmaktadır.
Nitekim Yeşu kitabından sonraki kitaplarda Yeşu sonrası diğer Krallar zamanında ele geçirilen “Kenan” topraklarındaki halkın “angaryacı” yani köle olarak tahsis edildiğini, hatta bu kavimlerin kadınları –cariyeler- ile evlenildiğini ki, Hz. Davud’un ve Süleyman’ın(a.s) evliliklerinden bazıların bu kavimlere ait kadınlarla olduğu anlatılmaktadır. “Davut Hebron'dan (El-Halil) ayrıldıktan sonra Yeruşalim'de (Kudüs) kendine daha birçok cariye ve karı aldı. Davut'un erkek ve kız çocukları oldu.”67 “Kral Süleyman firavunun kızının yanı sıra Moavlı, Ammonlu, Edomlu, Saydalı ve Hititli birçok yabancı kadın sevdi. Bu kadınlar Rab'bin İsrail halkına, "Ne siz onların arasına girin, ne de onlar sizin aranıza girsinler; çünkü onlar kesinlikle sizi kendi ilahlarının ardınca yürümek üzere saptıracaklardır" dediği uluslardandı. Buna karşın, Süleyman onlara sevgiyle bağlandı. Süleyman'ın kral kızlarından yedi yüz karısı ve üç yüz cariyesi vardı. Karıları onu, yolundan saptırdılar.68
Yine Tevrat kitaplarından olan ve “Arz-ı Mev’ud”un ele geçirilmesini anlatan Yeşu kitabından sonra gelen Hâkimler kitabında, Yeşu kitabında anlatılan katliamların tamamen zıddı bir olgu yaşanmaktadır ki, bu da aslında Tevrat’ta yer alan “Kenan” topraklarındaki katliam anlatımlarının gerçek olmadığını, tahrifat anlatımları olduğunu bize izhar etmektedir. “Böylece İsrailliler Kenan, Hitit, Amor, Periz, Hiv ve Yevuslular'ın arasında yaşadılar. Onlardan kız aldılar, kızlarını onların oğullarına verdiler ve onların ilahlarına tapındılar.”69
Esasen Tevrat’ın muharref olmayan yönü ortaya çıkarıldığında Kur’an ve Tevrat’ın aynı doğrultuda inmiş olduğu Tevrat’ın sahih nüshası ile Kur’an’ın çelişen hiçbir tarafı olmadığı görülecektir. Dolayısıyla Tevrat’ın muharref hale gelmesi İncil’in inmesini gerektirmiş, onun da tahrifata uğraması Kur’an’ın nüzulü ile sonuçlanan bir sureci ortaya çıkarmıştır.
Bundan dolayı İslam üzere olan ki; Yeşu ve ona uyan İsrail oğulları İslam dini üzere Müslüman kimselerdi; böyle katliamlara tevessül etmesi, Âdem’den itibaren İslam tarihi incelendiğinde de sarih olarak görülebileceği gibi, mümkün değildir. Hele ki, İslam dinin Allah’ının suçsuz insanların  öldürülmesini - aman dilesin veya dilemesin, savaşa girmeyen erkekleri, kadın, çoluk çocuk, yaşlı, genç insanların- emretsin. Bunlar bir kenara zavallı hayvanların katledilmesini, ele geçirilen malların yakılıp yıkılmasını emretmesi mümkün değildir. Allah’ın sıfatları böyle zalimliklere insanlık tarihi boyunca müsaade etmemiştir. Bunun için Kur’an kıssalarında anlatılan hükümdarlar ve Hz. Muhammed dâhil savaş emirlerinin incelenmesi yeterli delildir kanaatindeyiz. 
Kur’an’da yer alan bazı savaş ayetlerinden misaller verelim: Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez. Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir. Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah gafûr ve rahîmdir. Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.”70
Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar yahut ne sizinle ne de kendi toplumlarıyla savaşmak (istemediklerin) den yürekleri sıkılarak size gelenler müstesna. Allah dileseydi onları başınıza belâ ederdi de sizinle savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tarafa çekilir de sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse bu durumda Allah size, onların aleyhinde bir yola girme hakkı vermemiştir.71
Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah'a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir.72
Ve eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, Allah'ın kelâmını işitip dinleyinceye kadar ona aman ver, sonra (müslüman olmazsa) onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır. İşte bu (müsamaha), onların, bilmeyen bir kavim olmalarından dolayıdır.73
Diğer bir örneklik ise “Kenan”ın ilk sahibi olan ataları İbrahim ve onun soyundan olan diğer peygamberlerin böyle bir vahşet yapmadıklarıdır. Çünkü onlar da İslam üzere aynı ilkeler doğrultusunda vazife yapan resullerdir. Aykırı bir tarz ortaya koymaları mümkün değildir. Tevrat’ta var olan zıtlıklara ait mevcut durum onun tahrifata uğramasından dolayıdır.
Fransız asıllı Müslüman düşünür Roger Garaudy’nin, “İsrail Mitler ve Terör” adlı kitabında; Yeşu kitabında yer alan katliamlara ait Tevrat anlatımlarının Tarihi, arkeolojik açılardan doğru olmadığına dair araştırmaların alıntılarına yer verilmektedir.74 Bu konuda modern bilimin imkânlarından yararlanılarak ortaya konan delilleri öğrenmek ve incelemek isteyenler için yardımcı olacağı kanaatindeyiz.
Kur’an’ı Kerim ve vaat edilmiş topraklar “Arz-ı Mev’ud”:
Kur’an’ı Kerim’de de vaat edilmiş topraklar hususunda Tevrat ile paralel bilgilere rastlamaktayız. Kur’an, İsrail oğulları ve vaat edilmiş toprak “Arz-ı Mev’ud”  ilişkisini doğrulamaktadır. “Em yahsudûnen nâse alâ mâ âtâhumullâhu min fadlıh, fe kad âteynâ âle ibrâhîmel kitâbe vel hikmete ve âteynâhum mulken azîmâ” “İbrahim soyuna Kitab'ı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir mülk (mülken azime) bahşettik.”75 “Yâ kavmidhulûl ardal mukaddesetelletî keteballâhu lekum ve lâ terteddû alâ edbârikum fe tenkalibû hâsirîn” “Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı “mukaddes toprağa” (El’Ard-el’ Mukaddes) girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz.”76
Kur’an, Tevrat’tan farklı olarak, İsrail oğullarının yerleştikleri ve Tevrat’ın “Arz-ı Mev’ud” olarak nitelediği “Kenan” topraklarına, “El’Ard-el’ Mukaddes” demektedir. Mukatil b. Süleyman bu hususta şu beyanda bulunmaktadır: “El- Arz ile hassaten Şam’daki Arz-ı Mukaddes kastedilmiştir; şu ayette olduğu gibi: “Ve o zaafa uğratılmış kavmi, vâris kıldık arzın (yani, Ürdün, Filistin’in) doğularına…” diyerek Mukaddes beldeyi Şam, Ürdün ve Filistin arasındaki topraklar olarak tarif etmektedir.77 Maide suresinde geçen “El’Ard-el’ Mukaddes” hakkında Ragıb el-Isfahani, Müfredatında, şunları kaydetmektedir: Beyt-i Mukaddes; necasetten, yani şirkten temizlenen ev. El’Ard-el’ Mukaddes /Kutsal toprak sözü de böyledir.
Yani Kur’an, Tevrat’ın “Arz-ı Mev’ud” olarak nitelediği toprakları; “şirkten temizlenmiş topraklar” (El’Ard-el’ Mukaddes)  olarak nitelendirmektedir. Nasıl ki Hz. İbrahim Kenan topraklarına yerleşerek oranın Tevhid egemenliğine girmesini sağlamışsa Hz. Musa sonrası Yeşu peygamber döneminde de “Kenan”ın ele geçirilip Tevhid’in egemen kılınması ile Hz. Yakup’tan sonra şirkin egemen olduğu “Kenan” toprakları yeniden tevhidin egemenliğine girmiştir.
Yeşu peygamber sonrası Talut, Hz.Davud ve Hz. Süleyman dönemlerinde de tevhidin egemen olduğu topraklar. Daha sonrasında şirke bulanarak zaman zaman gelen resuller yoluyla şirkten arındırılmaya çalışılmıştır.
Kur’an, vaat edilmiş toprakları, bereketli topraklar olarak da tanımlamaktadır. “Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, (barekna havlehu) çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir..78 “Biz, onu ve Lût'u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler (barekna fiha) verdiğimiz ülkeye(yani, Arz-ı Mukaddes’e)79 ulaştırdık.80 “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi (yahudileri) de, içini bereketle (barekna fiha) doldurduğumuz yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık.81
Müfessirler bu ayetlerde geçen ”barekna” bereket’in manasının; o bölgede çıkan resullerden ve yaşadıkları tevhidi dönemlerin hatırasından ileri geldiğini belirtmektedirler. Bilindiği gibi tüm azim peygamberler ve onların soyları bu topraklar içi ve çevresinde yer alan bölgede yaşamışlar ve tevhidi mücadeleler vermişlerdir. “Andolsun biz İsrailoğullarını güzel bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz nimetlerden rızık verdik.”82
Anlaşıldığı gibi Kur’an, İsrail oğulları ve “Arz-ı Mev’ud” ilişkisini, kuru toprak anlayışı olarak değil, inanç ve onun değerlerinin uygulandığı topraklar bazında görmektedir. Kur’an, İsrail oğullarının, Allah’a ve resulüne karşı gelmelerinden misaller vererek, vaat edilmiş toprakların, yalnızca Allah’a ve resulüne itaat edenlere müstahak olduğu vurgusunu yapmaktadır. Kur’an yeryüzüne Allah’ın iradesini hâkim kılanların egemen olabileceklerini belirttiği ayetlerde Yahudilerin; ırkçı, dini/millî “Arz-ı Mev’ud” anlayışına zımnen karşı çıkmaktadır. “Andolsun Zikir'den(Tevrat) sonra Zebur'da da: "Yeryüzüne Salih kullarım vâris olacaktırdiye yazmıştık.”83 “Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince: Ben seni insanlara önder yapacağım, demişti. "Soyumdan da (önderler yap, yâ Rabbi!)" dedi. Allah: Ahdim zalimlere ermez (onlar için söz vermem) buyurdu.”84
Kur’an’ı Kerim, “Arz-ı Mev’ud”un tarihçesi, mahiyeti ve sınırları üzerinde hiç durmamıştır. Bu kavramı  “şirkten temizlenmiş topraklar” (El’Ard-el’ Mukaddes) olarak tebdil ederek, geçmişte İsrail oğullarına verilen bu nimeti İsrail oğullarının değerlendiremediklerini; düştükleri şirk batağı yüzünden, kendilerini tevhide davet eden peygamberleri reddetmek ve onları katletmek gibi birçok kötü fiili uyguladıklarına dikkat çekmiştir.
Kur’an geçmişte kalmış “Arz-ı Mev’ud” inancını indiği dönemin iman-küfür mücadelesine örneklik yaparak Küfür tarafında olan Yahudileri uyarmıştır. Yine Kur’an, Yahudilere vaat edilmiş toprağa dönüş veya başka hedefler sunmamış; Kur’an’a tâbi olmalarının kendilerine sunulan yeterli bir nimet olarak görmüştür.
Kur’an’ın “Arz-ı Mev’ud/ El’Ard-el’ Mukaddes”ten bahsetmesi “Arz-ı Mev’ud”u yeniden kutsamak ve İsrail oğullarının yeniden o bölgenin sahibi olduğunu tescil etmek gayesiyle olmamıştır. Eğer böyle bir durum olmuş olsa idi; Yahudilere seslenerek, İslam olun, Hz. Muhammed’e tabi olun ve  gelen vahye uyun, Allah sizi “Arz-ı Mev’ud”a ya da “El’Ard-el’ Mukaddes”e koysun diye belirtirdi.
Nitekim Kur’an ve Sünnet de böyle bir “tescil” anlayış egemen olmuş olsaydı, İslam’ın yayılış sürecine bakıldığında Hz. Muhammed sonrası fetihlerde elde geçirilen “Kenan” toprakları Sahabe tarafından tekrar Yahudilere tahsis olunurdu.
Tüm bu gerçekler ışığında diyebiliriz ki, Kuran’da “El’Ard-el’ Mukaddes / Arz-ı Mev’ud” mefhumu sadece dönemin Yahudilerinin; Tevrat ve İncil’in devamı olan Kur’an’a karşı tutumlarını değiştirmek için verilmiş bir örneklikten öteye gitmemiştir.
Sonuç:
Tevrat’ta vaat edilmiş topraklara sahip olmanın şartı olan, Allah’a itaatin; yani “Tevrat kavramı olarak “ahit” Kur’an kavramı olarak “tevhid”in asıl temelinden kaydırıldığı gözlemlenmektedir. Hz. Musa’dan sonrası Yahudi din oluşum süreci; “Kenan”a sahip olmanın şartını Musa/Davud/Süleyman (a.s) sonrası, Allah’a iman etsin etmesin, İsrail oğulları ırkına, sonsuza kadar teşmil ederek vaat edilmiş toprakların sahiplik şartını tevhid boyutundan ırkî/millî “etnisite” boyutuna indirgemiştir. Bu durum Tevrat metni içersindeki muharref yapılanmanın bir ürünü şirk anlayışı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hz. Süleyman döneminin sona ermesi ile birlikte bilhassa Babil sürgünleri dönemi etkisiyle “Arz-ı Mev’ud” kavramı sadece etnik/dini yapılanma olan Yahudiliğin ayakta kalma argümanı haline gelmiştir.
Tevrat’taki “Arz-ı Mev’ud” kavramını, dünyanın diğer yerlerinden istisna edilmiş güzellikleri olan ayrı bir toprak parçasının kutsanmasını olarak değil, tevhide dayalı yaşanabilecek özelliği olan bir toprak parçası olarak kabul etmek gerekmektedir. Hz. İbrahim bunun için şirk topraklarından hicret ederek vaat edilen topraklarda iskân olmuş tevhidi yaşam sürmüş ve o topraklara tevhidi egemen kılmıştır. Hz. İsmail ve Hacer Mekke topraklarına Tevhidi gayeler için yerleştirilmişlerdir.
Allah, Kur’an’ı Kerim’de “vaat edilmiş topraklar/Arz-ı Mev’ud” kavramının içeriğini, muharref halden aslî konumuna getirmektedir. Bu yüzden, Kur’an’ı Kerim’de anlatılan İbrahim kıssasında Hz. İbrahim’in tevhid mücadelesinin, detaylarını vererek, oradaki mücadele sonrası uğradığı vatanından sürgünün karşılığının; vaat edilmiş topraklar” ile ödüllendirdiğini bildirmektedir. Ondan sonra Mısır “çıkış”ı vatansız kalan, Musa(a.s) dönemi İsrail oğullarına vatan olarak, tabii ki, Allah’a itaat şartı ile verilmiş olduğu gerçeğinin altını çizmektedir. Kur’an bu yüzden vaat edilmiş topraklara, “şirkten temizlenmiş topraklar” (El’Ard-el’ Mukaddes) demektedir.
Hz. Muhammed’in(a.s) resullüğü ve Kur’an’ın inzali ile birlikte tüm yeryüzü “El’Ard-el’ Mukaddes /Arz-ı Mev’ud” olarak etnik ayrım yapılmadan tüm Müslümanlara vaat edilmiştir. Allah’ın dinini yani tevhidi tüm yeryüzüne egemen kılanlara, tüm tevhid hâkim kılınan yerler “Arz- Mev’ud” haline gelmiştir.
Dolayısıyla Hz. Muhammed’in getirdiği son vahy ile birlikte o dönemin Yahudilerinin yapacağı tek şey vardı, Müslüman olmak ve ırka dayalı dini/millî şirk değerlerinden soyunarak tevhidin egemenliğine girmek ve “Global İslamileşmek”…
Nitekim Hz. Muhammed’in resullüğü ile birlikte Müslüman olanlar, Yahudilik inançlarına dayalı etnik kimliklerini İslam potasında yitirmişlerdir. Böylece Kur’an’ın nazil olması ile birlikte, geçmiş Muharref Yahudilik/Sabiîlik/Hıristiyanlık din ve anlayışlarının muharref yapıları kadük olmuştur. İslam’ın gelişinden itibaren ve bu gün ve gelecekte Müslümanların “Arz-ı Mev’ud” diye bir sorun veya ideali olmamıştır/olmayacaktır.
Hz. Muhammed’e tâbi, Kur’an’ı rehber edinenler için tüm yeryüzü “Arz-ı Mev’ud”dur. Müslümanların görevi tüm yeryüzünde geçmişte “Kenan”da; Musa / Yuşa / Talût / Davud / Süleyman’ın (a.s) Tevhid’i egemen kıldığı gibi şimdi ve kıyamete kadar tüm yeryüzüne tevhidi hâkim kılarak dünyayı “Arz-ı Mev’ud / El’Ard-el’ Mukaddes” hale getirmektir.

Dipnotlar:
1- Tevrat; Tekvin,15/7
2- Bakınız: Tevrat; Tekvin,12/6-10
3- 37/Saffat/99-100
4- Tevrat; Tesniye,15/2
5- Tevrat; Tekvin,12/6
6- Tevrat; Tekvin,12 
7- Tevrat; Tekvin,9/18
8- Tevrat; Tekvin,9/20-22
9- Tevrat; Tekvin,9/25-27
10- Tevrat; Tekvin,10/19-20
11- Tevrat; Tekvin,12/7
12- Tevrat; Tekvin,12/1-3
13- Tevrat; Tekvin,15/18-21
14- Tevrat; Tesniye,11/24
15- Tevrat; Sayılar,Bab34/1-13.
16- Tevrat; Çıkış,Bab3/8.
17- Tevrat; Çıkış,Bab3/17.
18- Tevrat; Sayılar,Bab14/7.
19- Tevrat; Tesniye,31/20.
20- Tevrat; Yeremya, Bab11/5.
21- Tevrat; Hezekiel, Bab20/6 ; Hezekiel,Bab20/15.
22- Tevrat; I.Samuel, Bab14/24-27.
23- Tevrat;Tekvin,26/2-3
24- Tevrat;Tekvin,35/10-12; Tevrat;Çıkış6/8
25- Tevrat;Tekvin,45/10-11
26- Tevrat;Tekvin,15/13-16
27- Tevrat;Çıkış,12/40-41
28- Tevrat;Tekvin,41/46
29- Tevrat;Tekvin,50/26
30- Tevrat;Çıkış,1/8-16
31- Tevrat;Tekvin,17/8-9
32- Tevrat;Tekvin,17/1
33- Tevrat;Hezekiel,20/7
34- Tevrat;Tesniye,32/45-47
35- Tevrat;Yeşu,1/8 
36- Tevrat;Tekvin,17/10-14
37- Tevrat;Tekvin,17/24-26
38- Tevrat;Yeşu,5/2-5 
39- Tevrat;Yeşu,Bab1/16-18.
40- Tevrat;Yeşu,Bab2/24.
41- Tevrat;Yeşu,Bab23/2-4.
42- Bakınız Yeşu kitabı; Bab13-23
43- Tevrat;Yeşu,Bab18/4.
44- Tevrat;Yeşu,Bab19/50
45- Tevrat;Yeşu,20/1-9
46- Tevrat;Yeşu,19/51
47- Tevrat;Çıkış,23/23
48- Tevrat; Tesniye,7/1-2
49- Tevrat;Yeşu,6/20-24.
50- Tevrat;Yeşu,6/24-29. 
51- Tevrat;Yeşu,10/26-28. 
52- Tevrat;Yeşu,10/34-40.
53- Tevrat;Yeşu,11/8-14.
54- Tevrat;Tekvin,21/27,32. 
55- Tevrat;Tekvin,26/1,6. 
56- Tevrat; Tesniye,14/11-16
57- Tevrat; Tesniye,20/16-18; Tevrat;Çıkış,23/23; Tevrat; Tesniye,7/1-2
58- Tevrat;Yeşu,Bab13/13.
59- Tevrat;Yeşu,Bab15/63.
60- Tevrat;Yeşu,Bab16/10.
61- Tevrat; Tesniye,20/16-18
62- Tevrat;Yeşu,Bab23/7.
63- Tevrat;Çıkış,Bab23/28-33.
64- Tevrat;Yeşu,Bab9/3-6.
65- Tevrat;Yeşu,Bab9/14-15.
66- Tevrat;Yeşu,Bab9/16-23.
67- Tevrat;II.Samuel,Bab5/13
68- Tevrat;I.Krallar,Bab11/1-3
69- Tevrat;Hakimler,Bab3/5-6.
70- 2/Bakara/190-193
71- 4/Nisa/90
72- 8/Enfal/61
73- 9/Tevbe/6
74- Roger Garaudy, İsrail Mitler ve Terör, s.35-55.
75- 4/Nisa/54
76- 5/Maide/21
77- Mukâtil b. Süleymân; Kur’an terimleri sözlüğü, s.258
78- 17/Isra/1
79- Mukâtil b. Süleymân; A.g.e, s.258
80- 21/Enbiya/71
81- 7/Araf/137
82- 10/Yunus/93
83- 21/Enbiya/105
84- 2/Bakara/124

Yahudiliği Bozan bir kitap Kabala

Öncelikle şunu belirteyim Yahudiliğin bozulması diye bir şey yoktur. Museviliğin bozulması söz konusudur, ancak günümüzde çoğu insan Museviliği değil de Yahudiliği bildiği için başlığa Yahudilik yazdım...
Hz. Yakup'un diğer adı İsrail'dir ve onun kavimlerine İsrailoğulları denir. İsrailoğullarının en büyük ve en zengin kabilesi Yehuda kavmidir. İşte bu kabileden olanlara Yahudi denir. Kendilerine yollanan din: Hz. Musa'dan gelen Musevilik, kitapları ise Tevrat'tır. Tevratı yazan ve Mısır öğretilerinden etkilenen haham katipler, kendi düşünce ve bilgilerini Tevrat'a aktarmışlar ve böylece Kur'an'ın da bahsettiği gibi Musevilik bozulmuş Allah'ın dini olmaktan çıkmıştır... Yahudilik kelimesi ırk kavramıdır, bir din değildir. Örneğin Türk-Türklük gibi, Yahudi-Yahudilik...

Yahudilik, Yahudi ırkının kendilerince oluşturduğu bir inanç sistemidir ki zaten bu inanca göre Yahudiler üstün ırktır.

Ulan sizce böyle bir şey olması mümkün mü lan? "Yahudilik Allah'ın bir dinidir" diyen arkadaşım lafım sana... Allah niye bir kavmi diğerine üstün kılsın ki olum manyadınız mı la siz? Onun katında zencisi beyazı fakiri zengini herkes eşittir. Üstünlük ancak Takva iledir. Nereden geliyor olum bu muhabbetler. Yahudiliğin Allah'ın bir dini olduğunu söyleyen arkadaşım, buraya bak lan sana diyom: Yahudilik Madem Allah'ın dini, biz bu dine neden giremiyoruz olum? Neden sadece Yahudiler bu sisteme dahil olabiliyor? Heeeeee işte gardaşlar cevap burada saklı asıl... Yahudilik Allah'ın bir dini değil çünkü... Yahudilerin kendi öğretilerine ve geleneklerine göre uydurdukları kendilerinden başka kimsenin dahil olamadığı bir sistemdir Yahudilik... Irkçı bir sistem... Allah tarafından onlara yollanan ve sonradan değiştirilen asıl din Museviliktir. Nitekim Yahudiler Tevrat'ı değiştirerek bu dini bozmuşlar ve Kur'an'da da bahsedildiği gibi yoldan çıkmışlardır...

Buraya kadar anlattıklarım maalesef giriş bölümüydü. Yani bu yazı birazcığımsı uzun olacak :))) Asıl bundan sonra anlatacağım konular önemli...


Şimdi canlar, kaynatasızlar, taşaksızlar artık her ne boksanız.... Şu bir gerçek ki siz kabul etseniz de etmeseniz de Allah’ın belirttiği gibi Cinler ve büyücülük kesin ama kesin var. Ve bununla uğraşıp büyük işler başaran (Piramitler, savaşlar, halka hükmetme) Maya, MU ve Mısır gibi uygarlıklar da var. İşte Kabala dediğimiz şey de buradan geliyor. Tamamen putperest kökenli büyü ve enerji ile ilgili bir kitaptır KABALA... Mısır öğretilerinin çoğunu içinde bulunduran Kabala, "Sözlü Gelenek Anlamına" gelir. Mısır'ın ilk yıllarında yazılmaya başlanmış ve rivayetlere göre Hz. Süleyman döneminde kitap haline getirilmiştir... Eski Mısır’daki Amon rahiplerinin, yani firavun büyücülerinin öğretileri şifreler halinde KABALA’ DA yazılıdır. 

Kabala evrenin oluşumundan tutun da her türlü metafizik-fizik konularını ve doğanın sırlarını içeren Okült ve ezoterik öğretilerle dolu, bir büyü kitabıdırYazıldığı günden bu yana tarihte çok önemli yeri vardır. Nitekim I. Haçlı seferi Kabala'yı ele geçirebilmek için düzenlenmiş ve Tapınak Şövalyeleri de bu görev için kurulmuştur... 

İşin en ilginç tarafı ise tarihte neredeyse bütün bilim adamları Kabala ile haşır neşir olmuşlardır. Mesela aklınıza ilk gelen kim? Dünyanın en zekisi Einstein mi? Modern fiziğin babası Newton mu? Ampulü bulan Edison mu? Neredeyse hepsi Kabalisttir bu insanların... Mesela Newton'un bir şatosundan bahsedilir ve buranın arka odasına kimseyi sokmadığı sadece çalışmalar yaptığı söylenir. Kimilerine göre Newton Kabala'yı burada saklıyordu... Hatta ve hatta Rönesansın fikir babası, Da Vinci siyon tarikatına mensup bir kabalisttir...

Kabala’nın içeriği semboller ve işaretlerle gizlenmiş ve ayrıca müthiş bir matematiksel düzen ile yazılmıştır. Kabala Numaraloji ve İkonografi (simge bilim) gerektirir. Bu yüzden Kabala'yı okuyabilmek her babayiğidin harcı değildir. Gülten Dayıoğludan seçmeler okumaya benzemez yani, ya da Nişe'nin kitaplarına...

Kabala’da yazan inanışlar İslam ile ters düşmektedir çünkü birden çok Tanrının varlığından bahsedilir... Kabala'da aydınlanmanın, bilimin ve doğanın Tanrısı kimdir bilin bakalım??? 

Olayı çakanlar oldu ama yine de söyliyim: ŞEYTAN... 

Size bir şey hatırlattı mı? LUCİFER ismi bana kalırsa buradan geliyor... Mısır'da şeytanın sembolü yılandı ve Firavunların tacında yılan resmedilirdi. Yılan ise güneş ile resmediliyordu. Yani Aydınlanmanın sembolü Kabala'da olduğu gibi Mısır'da da şeytan... LUCİFER ismine gelelim şimdi, latince kökenli bu kelime "ışık getiren" anlamına geliyor, bu illuminati dediğimiz örgütün anlamı ne peki? "AYDINLANMIŞLAR"... 

Doğanın ve bilimin Tanrısı Kabala'da şeytandır. Ve bu yüzden Dünyaya hakim olmak isteyen biri Kabala'ya göre şeytanın yolundan ilerlemelidir. Çünkü Kabala'ya göre şeytan insanlara güç, zenginlik ve sonsuzluk verecek olan, ayrıca insanlara bilimi ve Tanrı'nın gizemlerini öğreten tek varlıktır... Bu yüzdendir ki Kabala'nın genel olarak üzerinde durduğu konu şeytani güçler ve kara büyüdür. Üstelik Kabala'daki şeytan inancı İslam'daki İblis yani şeytan inancına tamamen zıttır... Kabala'ya göre şeytan çok güzel bir varlıktır. İnsanları doğruya, bilime ve aydınlığa ulaştıran güzel bir varlık... Ayrıca bu heriflerin sapkın inancına göre Lucifer yani şeytan Tanrı tarafından yanlış anlaşıldığı için cennetten kovulmuştur... Yani bu adamlar Allah'ın şeytanı yanlış anladığını bu yüzden şeytanın kötü bir varlık olmadığına inanıyorlar...

Ortada dönen oyunlar, görmek isteyenler için çok açık. Kabala'da şeytan aydınlanmanın sembolü, Mısır'da da öyle, illuminati dediğimiz örgütte de öyle... 

Konuya geri dönecek olursak Yahudiler Hz. Musa’dan önce de sonra da kendilerini üstün ırk kabul etmişlerdir. Bunun gerekçesi ise Yüce Allah’ın çok zulüm çeken İsrailoğulları’ na karşı verdiği üstünlükler ve nimetlerdir. Ancak daha Hz. Musa hayattayken bile puta tapmaya meyilli olan Yahudiler Hz. Musa’dan sonra tamamen dinden çıkmışlar ve Kabalacı-Büyücü kişiler olmuşlardır. Allah’ın ayetlerini istedikleri gibi çevirip, istedikleri gibi yorumlamışlardır. Bu yüzden Allah onlara düzelmeleri için Hz. İsa dahil bir çok peygamber göndermiş ama onlar bu peygamberleri gördükçe "Tanrı bizi seçti, biz üstünüz, kralızz ohhh yeaaaah" kafasında yaşamışlar, Allah’a ve ayetlerine zıt düşmüşlerdir. İçlerinde elbette iyi Yahudiler de var ama sayıları çok az. Belki onlar da öldürülmüştür. Bu yüzden günümüzde Allah’ın yücelik sıfatıyla şereflendirdiği İsrailoğulları yüceliğini kaybetmiş olup, Kabalacı ve putperest yaşam sürmektedirler. Bu kişilere Siyonistler diyoruz. Allah yolundan sapmış, Kabalacı, Cinlerle uğraşan ve dünyayı kontrolü altına almak isteyen kişiler. Siyonistler…

Hz. Musa’dan sonra neredeyse tüm Yahudiler, KABALA ve MISIR öğretilerine sapmıştır. Kabala'nın içerdiği çoğu ritüel de İslam'daki Allah inancına karşı bir kaldırıştır. (Örneğin Sefirottaki 9-11 ve Yıldız Geçidi Ritüeli)

Bu batıl inanışlarla Hz. Musa ile İsrailoğulları’na bahşedilen hak din değiştirilmiş ve yolundan saptırılmıştır. Musevilik yanlış bir din haline gelmiştir.

SİYONİSTLERİN İŞGAL ETMEYİ PALNLADIKLARI TOPRAKLAR..


Siyonist ideolojinin Yahudi devleti için çizmiş olduğu harita çok geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Vaat edilmiş topraklar olarak tanımlanan bu alana sahip olmak, Siyonistler tarafından Yahudilerin doğal hakkı olarak görülür. Theodore Herzl 1897 yılında Basel'de gerçekleştirilen Siyonist Kongre'de yaptığı konuşmada Yahudi devletinin "doğal" sınırlarını "Kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki dağlara kadar dayanır, güneyde de Süveyş kanalına" sözleri ile ifade etmiştir... İsrail Devleti'nin kurucularından Ben Gurion ise, Siyonizmin hedefi olan sınırları şöyle tanımlamıştır:

Filistin'in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmeleri gerken bir başka harita daha var; Nil'den Fırat'a kadar.


Siyonistler bu sınırları Tevrat'ta yer alan bir pasaja dayandırırlar.

Uymanız için size bildirdiğim bu buyrukları eksiksiz yerine getirir, Tanrınız RAB'bi sever, yollarında yürür, O'na bağlı kalırsanız,

RAB bu ulusların tümünü önünüzden kovacak. Sizden daha büyük, daha güçlü ulusların topraklarını mülk edineceksiniz.

Ayak basacağınız her yer sizin olacak. Sınırlarınız çölden Lübnan'a, Fırat Irmağı'ndan Akdeniz'e kadar uzanacak.

Hiç kimse size karşı koyamayacak. Tanrınız RAB, size verdiği söz uyarınca, ayak basacağınız her yere dehşetinizi, korkunuzu saçacaktır.

Bakın, bugün önünüze kutsamayı ve laneti koyuyorum:

Bugün size bildirdiğim Tanrınız RAB'bin buyruklarına uyarsanız kutsanacaksınız.


Ama Tanrınız RAB'bin buyruklarını dinlemez, bilmediğiniz başka ilahların ardınca giderek bugün size buyurduğum yoldan saparsanız, lanete uğrayacaksınız. (Tesniye, 11:22-28)

Bu pasaj zaman zaman farklı yorumlara neden olmuştur, ancak genellikle en büyük sınırlara sahip olan yorumu Siyonistlerin propagandalarında kullanılır. Siyonist ideoloji, Nil ve Fırat nehirleri arasında kalan geniş coğrafyayı İsrail devletinin hakkı olarak göstermektedir.

İsrailli akademisyen Israel Shahak bu haritanın hangi alanları kapsadığını şöyle tarif etmektedir:

Güneyde tüm Sina Yarımadası ve buna ek olarak Kuzey Mısır'ın Kahire'ye kadar uzanan bir parçası; doğuda Ürdün'ün tamamı ve Suudi Arabistan'ın kuzey bölgesi; Kuveyt'in tümü ve Irak'ın çok büyük bir bölümü; kuzeyde Lübnan'ın ve Suriye'nin tamamı buna ek olarak Türkiye'nin Van Gölü'ne kadar uzanan büyük bir parçası; ve batıda Kıbrıs.

Bazı kimseler böylesine büyük bir hedefin bir avuç radikalin ütopyası olmaktan öteye gitmeyeceğini düşünebilir. Oysa gerçek çok farklıdır. Siyonist ideolojinin hakim olduğu İsrail Devleti'nde bu sınırlar üzerine akademik araştırmalar yapılmakta, istihbarat servisleri bu konuda özel raporlar hazırlamakta, kitaplarda ve atlaslarda bu harita öğrencilere sunulmaktadır. Örneğin okullarda dağıtılan bir bildirgede konuyla ilgili şu ifadelere yer verilmektedir:

Biz burada en uygun yayılma yönteminden bahsediyoruz... Politik açından (kuzeyde) ulaşmamız gereken sınır Fırat ve Dicle nehirleridir. Bu Yahudi şeriatında yazılıdır. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir anlaşmazlık olamaz. Tartışılabilecek tek konu, bunun nasıl hayata geçirileceğidir.

Ancak eğer tüm bu "Nil'den Fırat'a" propagandasına temel alınan üstteki Muharref Tevrat pasajı incelenirse, Siyonistlerin çok önemli bir çarpıtma yaptıkları görülebilir. Pasajın hemen başında "uymanız için size bildirdiğim bu buyrukları eksiksiz yerine getirir, Tanrınız RAB'bi sever, yollarında yürür, O'na bağlı kalırsanız" denmektedir. İkinci cümlede sözü edilen uluslar ise, o dönemin putperest ve zalim kavimleridir. Bu durum, üstteki Muharref Tevrat cümlelerinde tarif edilen mücadelenin bir iman-inkar mücadalesi olduğunu, bir başka deyişle politik ve dünyevi bir mücadale olmadığını göstermektedir. Yahudiler bu mücadelede ancak "RAB'bi sever, yollarında yürür, O'na bağlı kalır"larsa hak tarafı temsil edebilirler.

Rabbin buyrukları ise, yine Tevrat'a göre, mazlum insanları korumayı, onların hakkını yemekten şiddetle kaçınmayı gerektirir:

Ülkenizde sizinle birlikte yaşayan bir yabancıya kötü davranmayın. Ona sizden biriymiş gibi davranacak ve onu kendiniz kadar seveceksiniz. Çünkü siz de Mısır'da yabancıydınız. Tanrınız RAB benim. (Levililer, 19:33-34)

Oysa İsrail'in Siyonistleri, "Nil'den Fırat'a" kadar uzanan coğrafyada, yabancıları kendileri kadar sevmek şöyle dursun, onlara karşı uzun vadeli bir soykırım yürütmektedirler. Dolayısıyla "Nil'den Fırat'a" kadar uzanan coğrafyada hak sahibi olamazlar, Tevrat'ta bu konuda geçen vaadin muhatabı değildirler.


IRAK SALDIRISININ PERDE ARKASI...

İsrail'e egemen olan Siyonist ideolojinin Ortadoğu ve dünya barışı için ne denli önemli bir tehlike oluşturduğu, bu kitap yazıldığı sırada gündemde olan Irak'a saldırı planında görülebilir.

Bu saldırı planı, 11 Eylül 2001 tarihinde ABD'ye karşı düzenlenen büyük terör eylemlerinin ardından gündeme gelmişti. Söz konusu 11 Eylül eylemleri, insanlık dışı bir terör saldırısıydı ve binlerce masum Amerikalının hayatına mal olarak affedilmez bir suç olarak tarihe geçti. ABD'nin bu saldırılara tepki göstermesi ve karşı önlemler alması da doğal ve meşrudur. Ancak İsrail, 11 Eylül'ün hemen ardından bu trajediyi kendi Ortadoğu hesapları için suistimal etmeye başladı. İsrail hükümeti, Filistin halkına karşı uyguladığı uzun vadeli soykırım politikasını ABD'nin anti-terör mücadelesi ile özdeş gibi gösterme çabasına girişti. Oysa bunun çok büyük bir çarpıtma olduğu açıktı.

11 Eylül sonrası dünyayı kendi amaçları için kullanmaya karar veren İsrail, ABD'nin 11 Eylül sonrası stratejilerini de etkilemeye başladı. Washington'daki güçlü İsrail lobisi, gerçekte klasik bir İsrail planı  olan Irak'ın vurulması senaryosunu ısrarla Amerikan yönetimine empoze etmeye başladı. Bu plana karşı olan ve daha ılımlı bir dış politika savunan Dış İşleri Bakanı Colin Powell gibi "güvercinler" devre dışı bırakıldılar ve Savunma Bakanlığı'nda konuşlanmış olan koyu İsrail yanlısı "şahinler" Irak'a saldırı planını körüklemeye devam ettiler. Ortadoğu uzmanı gazeteci Cengiz Çandar, Irak'a saldırı planının ardındaki gerçek gücü bir yazısında şöyle belirtiyordu:

Saddam Hüseyin rejimini devirme gerekçesiyle Irak'a saldırı konusu, Amerika ile müttefikleri ve tüm dünya arasında yoğun bir tartışma konusu olduğu kadar ve ondan fazla Amerika'nın kendi içinde ve özellikle iktidardaki Cumhuriyetçiler arasında da hararetle tartışılıyor. Başkan George W. Bush'un takımı ile eski başkan baba Bush'un takımı arasında dahi bu konuda ayrılık var...

'Irak'a saldırı'nın başını kim çekiyor peki? Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Ulusal Güvenlik Başdanışmanı Condoleeza Rice. Bunlar, 'en üst düzeydeki' saldırı yandaşları. Ama buzdağının altı daha zengin ve ilginç. Orada çeşitli 'lobiler' var.

Lobilerin başında İsrail sağı, Likud yanlısı ve Amerikan silah sanayii ile yakın ilişkileri bulunan JINSA ekibi geliyor. JINSA, Jewish Institute for Security Affairs (Güvenlik Meseleleri İçin Yahudi Enstitüsü). Bunlar, 'silah lobisi'yle, Lockheed, Northrop, General Dynamics, İsrail askeri endüstrileri vs. ile sıkı ilişkilerdeler... JINSA'nın 'temel ilkesi' şu: 'Amerika ile İsrail'in güvenliği bölünemez'; yani aynı şey...

JINSA'nın amacı sadece Irak'ta Saddam rejiminin yıkılması değil; 'total savaş' mantığı ile S.Arabistan, Suriye ve Mısır ve bu arada İran rejimlerinin de yıkılmasından ve buralara 'demokrasi' getirilmesinden yanalar... Yani, 'İsrail'in en aşırı kesimleri'yle aynı 'dalga boyu'nda olan Amerikan Yahudileri'nin bir bölümü, şu dönemde 'Washington şahinleri'ni oluşturuyor.


Kısacası Washington'da önce Irak'ı ardından da Suudi Arabistan, Suriye, İran ve Mısır'ı hedef alacak bir savaşı körükleyenler var ve bunların en belirgin özelliği "İsrail lobisi" ile aynı safta hatta özdeş olmaları.

Temennimiz ABD'nin bu konuda sağduyulu davranması ve hem Ortadoğu'ya hem de kendisine sadece acı ve yıkım getirecek bir çatışmadan kaçınmasıdır. Ancak bunun aksini savunan İsrail lobisinin ABD yönetiminde bu denli etkili olması, önemli bir tehlikenin varlığına işarettir.

İsrail lobisinin Irak'ın vurulması konusunda neden bu kadar ısrarlı olduğunu anlamak içinse, İsrail'in geleneksel Ortadoğu stratejisine bir göz atmak yeterlidir.

Daha önce İsrail'in Kürt Kartı adlı eserimizde detaylı olarak ele aldığımız gibi, Irak'ın parçalanması, İsrail'in çok eskiden beri sahip olduğu bir hedefdir. Hatta bu nedenle İsrail Ortadoğu stratejisinde, Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları Kuzey Irak, öncelikli bir yere sahiptir.

Siyonist strateji Irak'ın parçalanması ve bölgede bağımsız bir Kürt Devleti kurulması yönündedir. Bu, bizzat İsrail istihbaratından kişilerin kaleme aldıkları raporlarda açıklanmaktadır :

Dünya Siyonist Örgütü'nün yayın organı olan Kivunim dergisinin Şubat 1982'deki 14. sayısında, '1980'lerde İsrail için Strateji' başlıklı yazıda, Irak'ın Basra çevresinde güneyde bir Şii bölgesi, kuzeyde Musul çevresinde bir Kürt bölgesi ve ortada Bağdat çevresinde bir Sünni bölgesi olarak üçe bölünmesi hedefleniyor.

Türkiye'nin bölgedeki stratejisi ile taban tabana zıt olan bu plan, oldukça düşündürücüdür. Türkiye'nin toprak bütünlüğü için önemli bir tehdit olacak böyle bir gelişmenin Siyonistler tarafından planlanıp desteklenmesi, Türkiye'nin de İsrail ile olan ilişkilerini yeniden gözden geçirmesi gerektiğine işaret etmektedir...


ŞAKA GİBİ DEĞİL Mİ...AMA İNANIN HEPSİ GERÇEK...

SİYONİST İDEOLOJİ...


Siyasi Siyonizm, aşırı milliyetçilik akımlarının hızla yayıldığı 19. yüzyıl Avrupası'nda, Theodore Herzl'in önderliğinde ortaya çıktı. Hareketin önderliğini yapan Yahudilerin hiçbiri dindar değildi; hatta aralarında pek çok ateist de vardı. Siyonizm büyük devletlerin yönetici kadrolarında kendisine önemli destekler buldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışının ardından Siyonist hareket, ana hedefi olan Yahudileri Filistin'e yerleştirme projesini hızla hayata geçirdi. II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin soykırımına maruz kalan Yahudilerin de Siyonistler tarafından büyük kafileler halinde Filistin'e götürülmesi ile birlikte, Siyonistler hedeflerine bir adım daha yaklaşmış oldular. Ancak Siyonistlerin hedeflerini gerçekleştirmeleri çok kanlı ve acımasız oldu. Söz konusu saldırganlık ve acımasızlık günümüzde de halen devam etmektedir. Bunun temelinde de Siyonizmin ırkçı, saldırgan ve işgalci bir ideoloji olması yatmaktadır.


Siyonist ideoloji Yahudileri bir vatanda toplamayı ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı hedeflerken, dini değerlerden ziyade ulusal değerleri ön plana çıkarmaktaydı. Siyonistlere göre, Yahudiler yalnızca ayrı bir dini topluluk değil, ayrı bir ulus, ayrı bir ırktı ve bu ırka mensup tüm insanların tek bir çatı altında toplanması gerekiyordu. Bu çatının neresi olacağı sorusuna da Siyonistler dini değil, din dışı bir cevap aramışlar ve önce Uganda'yı düşünmüşlerdi. Tarihe "Uganda Planı" olarak geçen proje işlemedi ve Siyonist hareket hedef olarak Filistin'de karar kıldı. Ancak Filistin'e önem vermelerinin nedeni, bu bölgenin dini anlamı değil, "Yahudi ulusunun tarihsel vatanı" oluşuydu. Bu plan ortaya atılırken, Filistin topraklarında yaşamakta olan toplumlara ne yapılacağı, onların nasıl bir sonla karşılaşacağı ise tartışılmıyordu bile. Çünkü Filistin'de yaşayan halk Siyonistler tarafından yok sayılmaktaydı.

Bu yoksayış, Siyonist ideoloji tarafından 19. yüzyılın hakim ideolojisi olan Sosyal Darwinist bir mantıkla açıklanıyordu. Buna göre, sözde "Avrupalı ileri uluslar" arasında yer alan Yahudiler Filistinlilerden üstündü ve Filistinliler, Yahudilerin dilediği gibi hareket etmeye mecburdu. Darwinizm'in yoğun etkisi ile, Siyonistler Filistinlileri sözde henüz gelişimini tamamlayamamış bir tür hayvan olarak adlandırıyor, dolayısıyla bu tür "aşağı" ırkların sonunun ne olacağı ile ilgilenmiyorlardı. Bu Sosyal Darwinist ideoloji, Siyonist ideolojiye damgasını vurdu. Öyleki neredeyse bir asır sonra bile, İsrail Başbakanı İzak Şamir, BM'in Siyonizmi ırkçılık olarak kabul eden kararı onaylamasının ardından yaptığı açıklamada şöyle diyordu:

Ağaçlardan inen insanlardan meydana gelen ulusların dünyanın liderliğini üstlenmeleri kabul edilebilecek bir şey değildir. İlkeller nasıl kendilerine ait fikirlere sahip olabilirler? Birleşmiş Milletler'in kararı bir kez daha bize göstermiştir ki, biz diğer uluslar gibi değiliz.

Burada bir noktayı belirtmek ve Siyonizmi ne anlamda eleştirdiğimizi açıklamak gerekir. Kuşkusuz yaşadıkları ülkelerde zulme maruz kalan Yahudilerin dünyanın istedikleri yerine göç etmeleri ve orada kendilerine yeni bir yurt kurmaya çalışmaları son derece insani ve haklı bir taleptir. Yerleşmeyi istedikleri ülkenin Filistin olmasında da hiçbir sakınca yoktur. Siyonizm, eğer sadece bunu amaçlasaydı, meşru bir hareket olurdu. Ancak sorun, Siyonizmin sömürgeci ve işgalci bir projeye dönüşmesiyle başlamıştır. Haksız olan, asırlardan beridir söz konusu topraklarda yaşamakta olan insanların zorla ve baskıyla evlerinden, topraklarından çıkarılmaları, yurtlarını terk etmek istemeyenlerin ise acımasızca katledilmesidir. İşte Siyonizmi haksız kılan budur.



SİYONİZM DİN DIŞI BİR İDEOLOJİDİR...

Hıristiyan dünyasında Siyonizme sempati duyan çevrelerin en büyük yanılgıları Siyonizmin dini temele dayanan bir ideoloji olduğunu sanmalarıdır. Oysa Siyonizm gerek kurucularının zihniyeti gerekse savunduğu görüşler ile tamamen din dışı bir ideolojidir. İdeoloji, Talmud'daki ırkçılığı ve Kabala'daki "tarihi değiştirme" projesini kısmen devralmış, ama bunları yine de din dışı bir anlayışla yorumlamış ve kullanmıştır.

Hareketin kurucularının kimliği bu konuda oldukça aydınlatıcıdır. Öncelikle, bilindiği gibi siyasi Siyonizmin kurucusu olan Theodore Herzl dini bilince sahip olmayan birisiydi. Herzl'in ardından hareketin lideri olan Max Nordau da ateist olduğunu açıkça ilan etmekteydi. İdeolojinin hem kurucuları hem de sonradan gelen takipçileri için asıl olan Yahudi 'ırkı'nın saflığının korunabilemesi idi. Max Nordau, Siyonizm'e yönelik, "Siyonizm dini değil, ırkçı bir ideolojidir" eleştirisine cevap olarak, bu konuda kendisini eleştirenlerle kesinlikle "hemfikir" olduklarını söylüyordu.


Gerçekte Herzl ve Nordau gibi Siyonizm kurucularını ve onları izleyen kuşakları etkileyen fikirler, 19. yüzyıl Avrupası'nın din dışı ideolojileriydi. Bunun en belirgin örneklerinden biri "sağ kanat Siyonizmin kurucusu" olarak bilinen Zeev Jabotinsky'di. Hitler ve Mussolini hayranı olan Jabotinsky, bu faşist diktatörlerin ırkçı ideolojisinin Yahudi versiyonunu oluşturmak istemişti. Siyonizm tarihi konusunda uzman araştırmacılardan biri olan Lenni Brenner, Jabotinsky'den söz ederken şöyle yazar:

Jabotinsky'nin ırkçılığının kökenlerini görmek kolaydır. 20. yüzyılın yüzyıl başlarındaki zengin Batı dünyası, ırklar arasındaki biyolojik çatışmaya dair Sosyal Darwinist fikirlerle istila edilmiştir ve bu fikirler de çok geç kalmadan erken Siyonistler arasında kök salmıştır.

Jabotinsky'nin görüşleri, İsrail'in kurulmasıyla birlikte Herut Partisi'nin temelini oluşturmuştur. Herut zamanla diğer bazı küçük partilerle birleşerek Likud'a dönüşmüştür. Menahem Begin, İzak Şamir, Benjamin Netanyahu veya Ariel Şaron gibi İsrail'in radikal, sertlik yanlısı politikacıları Likud'un liderleridir. Bir başka deyişle, 2000'li yılların başında İsrail'in başbakanlık koltuğuna oturan ve uzlaşmaz politikalarıyla şiddeti körükleyen Ariel Şaron'un fikri kökleri, Jabotinsky'nin Sosyal Darwinizm'ine uzanmaktadır. Bu "Sosyal Darwinist Siyonizm", İsrail'in bugüne kadar işlediği insanlık suçlarının çıkış noktasıdır.

Konunun en önemli yanı ise, söz konusu Siyonizm anlayışının, tamamen seküler ve hatta din-karşıtı bir ideoloji olan Sosyal Darwinizm'den kaynak bulmasına rağmen, dini bir söylem kullanmasıdır. Likud ve ondan da radikal olan İsrailli partiler; tüm Filistin topraklarını ilhak etme, Filistinlileri katliamdan geçirme veya sürgün etme ve hatta diğer Arap ülkelerinin topraklarını işgal etme gibi acımasız hedeflerini, Yahudi dininin kavramlarını kullanarak, Muharref Tevrat pasajlarından alıntılar yaparak meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.



Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Yahudilik, aynen İslamiyet ve Hıristiyanlık gibi, İlahi bir dindir ve haksız şiddet kullanımına hiçbir şekilde izin vermez. Yahudi dini, Allah'ın Hz. Musa aracılığıyla İsrailoğulları'na indirdiği kutsal hükümlere dayalıdır ve bu hükümler -tarih içinde bazı dejenerasyonlara uğramış da olsalar- genel olarak adalet, barış ve merhameti emreder. Sosyal Darwinist bir ideoloji olan radikal Siyonizmin, kendisine Muharref Tevrat'tan destek bulmaya çalışması, bir zamanlar Mussolini ve Franco gibi faşistlerin Katolik Kilisesi'ni kendi ideolojilerini desteklemek için kullanmaya çalışmalarına benzer bir ikiyüzlülüktür.

Bu gerçek, ilk baştan beridir Siyonizmin dindar Yahudiler tarafından şiddetle eleştirilmesine yol açmıştır.

Bunlardan biri olan Lubavich hahamı Sholem Dov Ber Schneersohn, henüz İsrail'in kurulmadığı yıllarda, Siyonizmin Yahudilik açısından bir sapma olduğunu şöyle açıklamıştı:

Siyonistlerin tüm yazılarından görülmektedir ki, ana amaçları ve faaliyetleri, Yahudi halkı arasında, Tevrat'ın ve Tevrat emirlerinin tek hedefinin ulusal duyguları güçlendirmek olduğu izlenimini oluşturmaktadır. Bu teori, kendilerini Siyonist ideali gerçekleştirmeye adamış olan araçlar gibi gören gençlik arasında kolayca görülebilir. Kendilerini Tevrat'tan ve hükümlerinden tamamen bağımsız görmektedirler. Onlara göre ulusçuluk dinin yerini almıştır...

Siyonistler, kardeşlerimizi bağımsız bir ulus ve devlet amacına yönelik olan Siyonist tutku uğrunda etkilemek için, kaçınılmaz olarak insanları Tevrat'tan ve onun emirlerinden uzaklaştırmaya çalışacak, veya onların Tevrat'a bağlılıklarını olabildiğince zayıflatmaya çabalayacaklardır ki, Tevrat'ın yerini ulusçuluk alsın. Çünkü bilinmektedir ki, Tevrat'a bağlı olanlar, değişerek bir başka inancı benimsemeye kapalıdırlar. Şu açık bir gerçektir ki, Siyonistler sadece Yahudilikten uzaklaşmakla kalmamakta, aynı zamanda, insanların kalbinden Tevrat'a ve hükümlerine yönelik manevi duygularını kasten silerek Yahudi ruhlarını tümüyle tahrip etmektedirler.

Haham Schneersohn, Siyonizmin kurucusu olan Theodore Herzl'in Yahudilikten ne kadar uzak bir insan olduğunu da, dini hükümlere kayıtsızlığını vurgulayarak belirtiyordu:

Herzl Kutsal Topraklara gittiğinde, Allah'tan tümüyle uzaktı. Kutsal Şehre (Yahudilikte iş yapmanın yasak olduğu) Cumartesi günü girerek, Tevrat'ın kutsallığına karşı çıktı... Tevrat'ı açıkça çiğnedi, hem de kutsal şehirde ve kutsal Tapınak mekanında ve Allah'ın gözünde kötü olanı yaptı.


Haham Schneersohn'un Siyonizme yönelik eleştirileri doğru çıktı. Siyonistler, Yahudi dininin kavramlarını kullanmalarına karşın tümüyle din dışı bir proje ortaya koydular. Bugün de Siyonizm, dini kavramları ulusal amaçlar için kullanmaya devam etmektedir. Bu gerçek yine pek çok dindar Yahudi tarafından da belirtilmekte ve şiddetle eleştirilmektedir. Bu dindar Yahudileri çatısı altında toplayan örgütlerden biri olan Neturei Karta, Siyonizme karşı oldukça ciddi eleştiriler getirmektedir. Neturei Karta'nın çeşitli medya organlarında ve internette yayınlanan bir bildirisinde şöyle denmektedir:

Neturei Karta gerçek Yahudiliğe bağlı, Siyonist harekete, onun somut örneği olan İsrail hükümetine ve onların kutsal topraklar üzerinde devam eden işgal ve saldırısına karşı olan, dünyadaki yüz binlerce Ortodoks Yahudiyi temsil eden bir cemaattir. Şu bilinen bir gerçektir ki, (tanınmış bir ateist tarafından oluşturulan) Siyonist hareketin, Yahudileri manevi olarak dinlerine bağlı insanlardan, ulusçu insanlara dönüştürme programına dindar Yahudilerin büyük çoğunluğu karşı çıkmışlar ve ünlü hahamlar ve bilginler de ısrarla Siyonistleri kınamışlardır. Bunun temel nedenleri şunlardır:

1) Onların (Siyonistlerin), Yahudiliğin Peygamberleri ve Bilgeleri tarafından vaat edilen "Kurtarıcı Mesih"i inkar etmeleri ve bunu maddesel ulusçu bir kavrama dönüştürmeleri (Bir ülke ve ordu kurulması gibi vs.)

2) Bu hareketin (Siyonizmin) kaçınılmaz olarak doğuracağı çatışmaları ve bunun sonucunda oluşacak olan vahşet ve yıkıcı sonuçları önceden görmeleri -özellikle de Arap halklarına karşı.

3) Siyonist hareketin, Tevrat'ta ve peygamberlerin yazılarında bize bildirilen "Kutsal Toprakların, günahları nedeniyle İlahi emirle Yahudilerin elinden alınması" şeklindeki İlahi hükmü üzeri örtülü bir  biçimde inkar etmesi. Bu durumu düzeltmek için Siyonist ideolojinin iddia ettiği gibi insan/ordu kullanarak atılan her adımın, Tevrat'a aykırı olduğu ve eninde sonunda başarısızlıkla sonuçlanacağı açıktır.


Görüldüğü gibi Ordotoks Yahudilerin, Siyonist ideoloji veya onun insan yapımı "kurtuluş" projesi ile bir ilgileri yoktur, ancak sabırla Peygamberler tarafından bildirilen "Kurtarıcı Mesih"i beklemektedirler. Bize bildirildiği gibi, tüm insanların "Tek Yaratıcının" egemenliğini gördükleri zaman, İşaya peygamberin sözleri yerine gelmiş olacaktır: "İnsanlar kılıçlarını çekiçle dövüp saban demiri, mızraklarını bağcı bıçağı yapacaklar." (İşaya, 2:4) "

Neturei Karta'nın üstteki açıklamasından aktarılan ve dindar Yahudilerin Mesih'in gelişiyle bekledikleri barış ortamını anlatan Muharref Tevrat pasajı ise şöyledir:

RAB uluslar arasında yargıçlık edecek,

Birçok halkın arasındaki anlaşmazlıkları çözecek.

İnsanlar kılıçlarını çekiçle dövüp saban demiri,

Mızraklarını bağcı bıçağı yapacaklar.

Ulus ulusa kılıç kaldırmayacak,

Savaş eğitimi yapmayacaklar artık. (İşaya, 2:2-4)

Görüldüğü gibi, Yahudilere Muharref Tevrat'ta vaat edilen Mesih dönemi, barış ve kardeşlik kavramlarına dayalıdır. Oysa bir tür "sahte Mesih" haraketi olan Siyonizm, hem Yahudilere hem de diğer Ortadoğu halklarına savaş ve düşmanlık getirmiştir. Neturei Karta'nın Siyonizm hakkındaki açıklamasının devamında, bu konuda şu yorum yapılmaktadır:

İsrail hükümeti ve Siyonist liderlik, terör, aldatmaca ve hilekarlık yoluyla, bilgili olmayan pek çok kardeşimizi aldatmayı başarmış olmasına rağmen, halen kutsal topraklarda ve dışarıda yaşayan yüz binlerce Yahudi, Yahudiliğin gerçek bakış açısını korumakta, bunu Siyonist ulusçu ideoloji ile değiştirmeyerek ona sahip çıkmakta ve "İsrail"i tanımayı reddetmektedir. Bu Yahudiler milletler arasındaki çatışmalara karşı çıkmakta ve Araplarla ve dünyadaki tüm diğer milletlerle barış içerisinde yaşamak istemektedirler. Yeremya Peygamberin bize binlerce yıl önce söylediği "Sizi sürmüş olduğum kentin esenliği için uğraşın" hükmünde belirtildiği gibi. (Yeremya, 29:7)

Ayrıca, bizler Yahudi dini kurallarının ve ahlakının "İsrail" yönetimi tarafından kökünden kazınmasına karşı olmaya devam ediyoruz. Bu yönetimin üyelerinin çoğunluğu gerçekte din dışıdır ve hatta Yahudiliğin en temel emirlerini (örneğin Sabat gününe riayeti veya haram yiyeceklerle ilgili hükümleri) uygulamamaktadır; dahası yönetimleri Yahudiliğin ahlaki kurullarını hiçe saymaktadır.

Her ne kadar Neturei Karta gibi çevrelerin savunduğu "İsrail'in yıkılması" şeklindeki radikal hedefe katılmasak ve İsrail'in (1967 öncesi sınırları içinde) var olma hakkını kabul etsek de, bu çevrelerin İsrail'e getirdiği eleştirilerin haklılık payını kabul ediyoruz. Gerçekten de Neturei Karta'nın belirttiği gibi Siyonizmin en aldatıcı yönü, Yahudi dininin kavramlarını çarpıtarak kullanması ve böylece sahte  dindar bir kimlikle ortaya çıkmasıdır. Bunun en açık örneğini, Siyonizmin "seçilmişlik" kavramını çarpıtmasında görebiliriz.

Siz, siz olun Yehova Şahitlerini evinizden, ailenizden ve hatta tanıdıklarınızdan ırak tutun.

Türk insanı üzerine bilinen ya da bilinmeyen birçok oyunlar oynanıyor.  Dünyanın neresinde olursa olsun Müslüman  Türk insani yoğun bir kı...