3 Şubat 2020 Pazartesi

Papa XVI. Benedikt’in Türkiye’ye Gelişi/Başbakan’a emir verdiler/Vatikan’ın mektubunda yeralan 14 madde şöyle


28 Kasım 2006 tarihinde(yarın) Katolik Kilisesi ve Din Devleti Başkanı Papa XVI. Benedikt Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in davetlisi olarak ülkemizi ziyaret edecek Daha önceden ülkemize gayr-i resmi bir ziyarette bulunup İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesine giderek onun ekümenliğini dünyaya ilan etmek niyetinde olduğu ülkemiz yetkililerince bilindiği için bu ziyaretin devletten devlete ziyaret şekline dönüştürülerek  kontrol edilmek istendiğini biliyoruz. Bunun başarılıp başarılamayacağını göreceğiz.

Tarih boyunca birbirine karşı olan bu iki kilise başkanının bir araya gelmesi Türkiye’nin çıkarları açısından hayra alamet olmasa gerektir. Çünkü Katolikliğe göre bırakın başpapazı, herhangi bir Katoliğin, Ortadoks kilisenin kapısından içeri adım atması onun kafir olmasına yol açar. Buna karşılık, Ortadoksluğa göre, Ortadoks olmayan Rum soyundan olan kişiler bile casus sayılmaktadır. Doğal olarak din açısından da kafir sayılmaktadır. O zaman onların karşılıklı inancına göre  kafir olan bu kişiler, asırlar sonra  hangi yüce amaç için biraya gelmektedirler?

Benim asıl üzerinde durmak istediğim  konu, Papa’nın 12 Eylül 2006 Salı günü Almanya’nın Regensburg Üniversitesinin açılışında yaptığı konuşmadır. Bu konuşma ekli dosyada  gönderilmiştir. İlgilenenler ve zamanı olanlar bu konuşmanın  bütününe bakabilirler.

Papa bu konuşmasında, Üniversitede iki teoloji fakültesi bulunduğundan bahsettikten sonra şunları söylemiştir: “Bir öğretim üyesinin (olmayan bir varlık olan Tanrı ile uğraşan iki fakülte) sözlerinden zarar görmedi. Böyle radikal bir kuşkuculuk karşısında bile Tanrı’yı akılla araştırmak  ve bunun Hıristiyanlık inancıyla ilişkilendirmenin gerekli  ve akılcı olduğu tüm üniversitede tartışmasızdı.” sözlerinden sonra kendisi ve Hıristiyanlık için öteki olan İslam konusuna damdan düşer gibi giriyor ve 1391 yılında bir Persli ile Bizans İmparatoru  Palaeoologos’un konuşmalarına değinerek İmparator’un Persli’ye şunları ifade ettiğini söylemiştir: “ Muhammed’in getirdiği yeni bir şey var mı? bana göster bakalım. O vakit sadece inancını kılıçla yaymak gibi kötü ve insani olmayan şeyler göreceksin.”

Papa bu konuşmasında Tanrı’nın ve Hıristiyanlığın akılla temellendirilmesinden söz etmektedir. Bildiğimiz gibi Katolik inancına göre Tanrı hem birdir hem de üçtür. Oysa Aristo’nun  üçüncü halin yokluğu prensibine göre bir şey ya birdir ya üçtür. Hem bir hem üç olamaz. Öyleyse böyle saçma bir inanç, akılla ve mantıkla nasıl temellendirilebilir? Hz. Muhammed’in dolayısıyla İslamiyet’in bilime ve insanlığa hiçbir şey getirmediği savına  çok kısa değinirsek şunları söyleyebiliriz: İslamiyet gelmeden önce Arabistan, eşine zor rastlanan bir cehalet içinde bulunurken İslamiyet’ten sonra nasıl parlak bir uygarlığın doğduğunu ve Türklerin de Müslüman olduktan sonra Farabi, İbn Sina, Elharezmi, Nasrettin Tusi, Ali Kuşçu vb. dünya çapında bilim adamları yetiştirdiklerini biliyoruz.

Bildiğiniz gibi Papa bu sözleri sarfettikten sonra Türkiye’de dahil olmak üzere İslam ülkeleri elçileri Papa’ya bir ziyarette bulunarak galiba “bizim halkımızın inandığı dinin peygamberine çok güzel hakaretlerde bulundunuz,  size teşekkür ederiz” demek istediler. Papa onlara sadece 5 dakika zaman ayırabildiği gibi sarfettiği sözlerden dolayı özür bile dilememiştir. Peki o zaman bu ziyaretin amacı nedir? Ancak ister istemez  İslam filozofu ve Sosyolojinin kurucusu İbn Haldun’un kültür emperyalizmi ile ilgili şu düşünceleri akla geliyor:“Savaşta yenilmiş kavimler, yenmiş kavimlerin din, mezhep, örf-adetlerini benimserler.”  II. Viyana kuşatmasından sonra Osmanlı Devleti  yapılan savaşların çoğunda yenildiği için aydınların çoğunluğu tarafından Batı’nın her konuda üstün olduğu inancı ne yazık ki benimsenmiştir. Bu, şu anda tedavisi mümkün olmayan sosyal bir maraz halini almıştır.

Biz elin papazını kusurlu bulurken, yazar Hasan Demir Yeniçağ Gazetesindeki köşesinde 2 Ekim 2006 tarihinde şunları yazmıştır:“İzmir’de, Ertuğrul Gür tarafından organize edilen, "Karşıyaka Toplantıları"nın bu ayki konuğu olan  Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Emin Alıcı, "Değişen Dünya Koşullarında Türkiye’nin Konumu" üzerine yaptığı konuşmada, Fatih Sultan Mehmet ve Osmanlı’dan,  "Ülkeden aklı kovan"lar olarak bahsetmiş ve Anadolu için, "O zaman keşke Müslüman olmasaydı."

Prof. Emin Alıcı aslen(Süryani) Hıristiyandır. Ama keşke dinini değil de aklını, ülkesini, (ve eğer mensup olduğunu düşünüyorsa) ulusunu ön planda tutup, sadece Hıristiyan hurafe inancına  dayanan ve bilimsel gerçeklere uymayan bu düşüncelerini,  dile getirmemiş olsaydı.

Hepimiz biliyoruz ki, günümüzde Orhan Pamuk, Elif Şafak ve Prof. Atilla Yayla gibi  Türklüğe, onun inancına ve Atatürk’e hakaret eden insanlara ödüller veya parasal destekler  verilmektedir. Bu aslında  psikolojik bir savaştır. Çünkü sıcak çatışma ile Türk milletini yenemeyeceğini bilen düşmanlar içeriden de bir takım hainleri satın alarak bu savaşın tarafı haline getirmektedirler.

Papa, Türklerin AB’ye girmesine de karşıdır. 20 Eylül 2004 tarihinde II. Giornale Del Popolo” adlı İtalyan  gazetesinde yer alan düşüncesi özetle şöyledir: “ T.C.’nin AB ile bütünleşmesi hata olur. T.C. Araplarla bir bütün blok oluşturmalıdır.” Bence doğru söylüyor. Tanrı bazen doğru düşünceleri düşmanlara söyletirmiş. Çünkü T.C., A.B.’ye tek taraflı bağlanacağına önce Türk Cumhuriyetleri ile sonra Ortadoğu ülkeleri ile ekonomik ve siyasi işbirliğine girerek bir güç haline geldikten sonra AB, ABD, Rusya ve Çin ile dengeli ve karşılıklı  çıkara dayalı ilişkiler geliştirmelidir. Bu,  herhalde Türkiye’nin çıkarlarına daha  uygun olacaktır. Atatürk kendi döneminde  Balkan ve Bağdat paktlarını bu amaçla kurmuştur.

Sayın Başbakan’a gazeteciler soruyorlar: “Papa geliyor diye mi, yurt dışına gidiyorsunuz?” O cevap veriyor:  “Hayır NATO toplantıları için Türkiye’de bulunamıyorum” Gerçekten inancında samimi ise niçin şunları söyleyemiyor. “Benim halkımın ve benim inandığım dinin peygamberine hakaret eden adamla kim olursa olsun ben görüşmem.” Bu da gösteriyor ki ya  inancında samimi değil ya da kendisini destekleyen dış irade böyle istiyor.

Papa ayrıca sadece Türk ve İslam Düşmanı değil aynı zamanda Nazi olup Yahudi düşmanıdır. Burada dikkatimi çeken bir hususu da yazmadan geçemeyeceğim. Yunanistan’da yapılan bir araştırmada Yunanlıların birinci sıradaki  düşmanlarının Yahudiler, ikinci sıradaki düşmanlarının Türkler olduğu  görülmüştür. Bu durum, iki Papanın bu konuda da aynı düşüncede olabileceklerini göstermektedir.

Sonuç olarak  bir din devleti olan Vatikanı, T.C.’nin  nasıl tanıdığını ve onun devlet başkanı olarak Papayı ülkesine nasıl kabul ettiğine bir türlü akıl erdiremiyorum. Ama ne yazık ki, yukarıda konu ettiğimiz İbn Haldun’un düşüncesinde bunun cevabını buluyoruz. Papa’nın gelişi bana göre psikolojik bir haçlı seferidir. Psikolojik saldırılarını daha önce yapmış bunları pekiştirmek amacıyla ülkemize gelmektedir.

Zamanı olmayanlar  ve istemeyenler okumayı burada kesebilirler. Ancak  Katolik Kilisesinin Türkiye’deki misyonerlik faaliyetleri ile PKK ve Abdullah Öcalan’ı nasıl desteklediğini anlatan kısa bir yazıyı buraya alıyorum. Bu,  daha önce gönderdiğim misyonerlikle ilgili yazının çok küçük bir bölümünü içermektedir.

Katolik Kilisesinin Misyonerlik Çalışmaları

Katolik Kilisesi Ortaçağlarda çok sayıda haçlı seferi düzenlediği gibi Müslümanlığın önderi olarak kabul ettiği Türkleri yok etmek için Türk vergisi de toplamaya başlamıştır. Tuz vergisi diye anılan bu vergi, ekmek ve tuz gibi zorunlu ihtiyaçları gidermek için alış veriş yapanlardan bile alınmıştır. Bu yollarla elde edilen bu para kuşkusuz Türkleri yok etmek için kullanılacaktır.

1962-1965 yılları arasında yapılan II. Vatikan Konsilinin kararları arasında diyalog yer alıyor.  II. Vatikan Konsilinin kararında şöyle deniliyor: “ Kilise, misyonerlerini göndermeye devam edecektir. Yeryüzünde her taraf Hıristiyan olmadıkça bu görev sona ermeyecektir.

Katolik Kilisesi, Türkiye ve Avrupa’da İslamiyet’i araştırmak için 1978 yılında SRI diye bilinen “İslami İlişkiler Dairesi”ni kurmuştur. Avrupa’da İslamiyet ve Türkoloji alanındaki çalışmaların sayısı, Türkiye’deki ve İslam dünyasındakinden fazladır. Oysa Batı ülkelerinde yüksek lisans ve doktora yapan Türk ve İslam Dünyası öğrencilerinin Hıristiyanlık üzerine tez yapmalarına dahi izin verilmemektedir.

Vatikan ve Kiliseler Birliği Örgütü Lideri ve Dinlerarası Diyalog Komitesi Üyesi  Louis Massignon misyonerler zirvesinde şu konuşmayı yapmıştı: “Müslümanların her şeyini bozduk ve mahvettik. Onların milli ve manevi değerlerini Batı medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik. İslamiyet’ten uzaklaştırdık, İslamiyet’i öğrenmeyi, yaşamayı, Kur’an öğrenmeyi suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık. Artık çoğu hiçbir şeye inanmıyor. Son yıllarda Müslüman görünen bazı ilahiyatçılara 14. asırlık dinlerini itikatlarını, ibadetlerini tartışır hale getirdik. Derin bir boşluğa düşürdük. Bundan sonra siz misyonerlerin işi daha da kolaylaştı. Maaş bağlayarak, vize vaadi, yurt dışında iş imkanı hatta cinselliği kullanarak Müslümanları Hıristiyan yapınız.” Nitekim bununla ilgili bir haber yakın geçmişte  televizyonlarda yer almıştı.

Kendisi Lübnanlı  Hıristiyan Arap bilim adamı olan ve ABD’de yıllarca öğretim üyeliği yaptıktan sonra 2003 yılında vefat eden Edward Sait de misyoner  Massignon’un  yukarıdaki konuşmasını “Kültür ve Emperyalizm” adlı eserinin giriş kısmına almıştır. Bunun Hıristiyan bir bilim adamı tarafından da dile getirilmiş olması inandırıcı olması açısından önemlidir.

Ayrıca 24 Aralık 1999’da Papa II. Paule bin yıl hedefini vermek üzere bir “milenyum mesajı” yayınlayarak şunları söyledi: “Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştı. İkinci bin yılda  Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştı. Üçüncü bin yılda hedefimiz Asya’dır.
Kardinal Achilli Silvestrini, Abdullah Öcalan’a siyasi sığınma hakkı tanınması gerektiğini açıkladı. Vatikan’da Doğu Kiliselerinden sorumlu Kardinal, “ Kendi bağımsızlığı için mücadele veren herkese siyasal sığınma hakkı tanınmalıdır” dedi. Kardinal, Kürt sorununun yalnızca Türkiye ile İtalya arasında bir sorun olmayıp Avrupa’yı ilgilendiren uluslar arası bir konu olduğunu vurguladı.

Öcalan, Papa’ya bir mektup yazarak şunları söylemiştir: “Aziz Peder, Hıristiyanlığa çok yakınım. Sizin şahsınıza ve dininize duyduğum saygı benim savaşımın ve düşüncelerimin merkezindedir”.

Katoliklerin “La Documantation Catholic” adlı resmi yayın organında Türkiye topraklarının gerçekte Hıristiyan, Arap ve Kürtler ait olduğu dile getirildi. Demek ki Katolik Kilisesine göre, Anadolu herkesin ülkesi fakat Türklerin ülkesi değil.

Papalığın Doğu Kiliseleri Birliği Komisyonu Başkanı Achille Silvestrine bir açıklama yaparak “ Vatikan’nın PKK’yı ve onun başını desteklediğini” açıkladı.

Papa’nın Başbakan Erdoğan’a yazdığı mektup

Vatikan, Başbakan Erdoğan’a gönderdiği mektupla, Trabzon’daki papaz cinayetinden sonra Türkiye’yi Hıristiyanlaştırma yoluyla teslim almak için ilk adımını attı. Mektupta Vatikan’ın sıraladığı 14 talebin AKP iktidarı tarafından biran önce yerine getirilmesi isteniyor.

İşte Vatikan’ın Erdoğan’dan istedikleri...

Papa’nın Bakanlar Kurulu olarak adlandırılan ‘Curia Romana’ tarafından imzalanan 9 Şubat tarihli mektupta, Türkiye’nin Trabzon’daki papaz cinayetinin ardından teslim bayrağı çekmesi isteniyor! Mektupta Vatikan’ın sıraladığı 14 talebin AKP iktidarı tarafından biran önce yerine getirilmesi isteniyor. Tempo dergisinde yayınlanan mektupta, taleplerin gerekçeleri uzunu uzun anlatıldıktan sonra, Başbakan Erdoğan icraya davet ediliyor.

Başbakan’a emir verdiler

Mektupta geçen şu ifade dikkat çekiyor: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Başbakanı olarak sizi bu gerekleri icra etmek amacıyla harekete geçmeye çağırıyoruz.” Böylece Medeniyetlerarası İttifak ile Dinlerarası Diyalog’u bir misyon olarak benimseyen AKP iktidarından, ‘fikir ve ifade özgürlüğü’nü de baskı altına alarak, Vatikan’ın taleplerini yerine getirmesi isteniyor.

Vatikan’ın mektubunda yeralan 14 madde şöyle:

1) Hıristiyanlar üzerinde cebir ya da psikolojik yollardan baskıya derhal son verilmelidir.

2) Hıristiyanların yeri ya da biçimi ne olursa olsun ibadethaneleri kapatılmamalı, gözetim altında tutulmamalı, tam güvenliği sağlanmalıdır.

3) Hıristiyan din adamları özel koruma altına alınmalı, kendilerine diplomatik dokunulmazlık uygulanmalıdır.

4) Hıristiyan din adamlarına yönelik saldırılar, devlete karşı işlenmiş suç niteliğine sokularak caydırıcılık açısından cezaları artırılmalıdır.

5) Hıristiyan Türk vatandaşlarına askerlik görevleri sırasında uygulandığı tarafımızca bilinen kötü muameleler ortadan kaldırılmalıdır.

6) Milli Eğitim müfredatı yeniden gözden geçirilmeli, gerek Hıristiyanlığa gerekse Hıristiyanlığa mensup din adamlarına yönelik olumsuz fikirler aşılayan öğretiler ders kitaplarından çıkarılmalıdır.

7) Eğiticiler, bu din mensupları ya da dinin inançlarıyla ilgili ima yoluyla da genç kafalarda olumsuz fikirler doğuracak anlatımlarda bulunmaktan men edilmelidir.Misyonerliği eleştirenler cezalandırılsın

8) Medyaya, Hıristiyanlıkla ya da Hıristiyanlığı benimseyenlerle ilgili, özellikle kışkırtıcı içerikli aleyhte yayın yapma yasağı getirilmeli, yapanlarla ilgili cezai şartlar yürürlüğe konulmalıdır.

9) Güvenlik güçleri hemen bir genelgeyle uyarılmalı, insan hakları temelinde dinsel hoşgörü eğitimine tâbi tutulmalıdır.

10) Türkiye’nin mevcut yasalarında dinsel konularla ilgili hükümler, uluslar arası hukuka uygun hale getirilmelidir.

11) Nüfus cüzdanlarındaki din hanesi çıkartılmalıdır.

12) Gecikmeksizin Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılmalı, yerine din işlerinin yürütüleceği ‘Dinler Bakanlığı’ kurulmalıdır.

13) Bakanlık yönetim kadrosunda, bütün dinlerin temsilcileri ya da dinin üst kurumu tarafından belirlenecek danışman yer almalıdır.

14) Temsilci ya da danışmanlara diplomat statüsü uygulanmalıdır.
Talepnamemizin, bağımsızlığımızın yıldönümünü kutladığımız bugünlerde, en kısa sürede işleme koyularak, üzüntü verici olayların son bulacağına olan inancımızla sunuyoruz.”

Milli güçlerin ağzını kapatın!

Mektupta gerçeklere aykırı bir biçimde Türkiye’de Hıristiyanlara karşı bilinçli bir cephe hareketinin oluşumundan söz edilerek, buna karşı hükümetin önlem alması isteniyor. Mektupta yer alan şu ifadeler dikkat çekiyor: “Başbakanı olduğunuz Türkiye Cumhuriyeti Devletinde üzülerek belirtelim ki, Hıristiyan olmanın bedeli ağırdır. Bunun Türkiye Cumhuriyeti Devletinin milliyetçilik politikalarıyla ilgili olduğunu düşünmekteyiz. Hıristiyanlara, Türkiye Cumhuriyeti Devletinde yer olmadığı imajını doğuran bu cephe, kamu görevlilerinden, siyasetçilerden, asker–polis gibi güvenlikle ilgili kurumlardan, medya mensuplarından ve vatandaşlardan oluşmaktadır.

Tespitlerimize göre, cephenin icraat stratejisi, devletin (asker–polis gibi) resmi milliyetçi kanadınca hazırlanmakta, siyasetçilerce dile getirilmekte, medyaca kamuoyuna aktarılmaktadır. Baktığımız zaman, Hıristiyanlara karşı uygulanan baskı, medyada yukarıda belirttiğimiz kurumlarca dikte edilen haberlerin yoğunluğuyla ciddi bir paralellik izlemektedir. Zaten hassas olan kamuoyu, izlenen bu yolla etki altına alınmakta, bilinçaltına Hıristiyan düşmanlığı yerleştirilmektedir. Trabzon’da meydana gelen üzücü olay, bu uygulamanın bir sonucudur.”

Vatikan bu ifadelerle Türkiye’de Avrupa Birliği uyum yasaları ile serbest bırakılan misyonerlik faaliyetlerine karşı ‘milli güç’lerin tepkilerinin yasal düzenlemelerle giderilmesini talep ediyor.

Oysa Türkiye’de Hıristiyanlara karşı herhangi bir olumsuz tavır söz konusu değil. Türkiye’de milli hassasiyeti olan kesimler, Türkiye’nin işgali projesinin bir yönünü teşkil eden misyonerlik faaliyetlerine karşıdır.

Vatikan Bunları Tehdit Olarak Algılıyor

Vatikan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın internet sitesinde yer alan misyonerlik karşıtı şu ifadelerden rahatsızlık duyuyor.

* Türkiye’de Hıristiyanlığın yayılması yolunda girişilecek her faaliyet milli bekamız için büyük bir tehlike teşkil ettiği gibi, bu faaliyetlerin sadece dini değil, aynı zamanda emperyalist bir gayesinin de bulunduğunu bilmek mecburiyetinde olduğumuzu bir kere daha vurgulamalıyız.

* Misyonerlik faaliyetleri haçlı zihniyetinin şekil değiştirmiş bir devamı olarak telakki edilmektedir. Unutulmamalıdır ki, haçlı seferleri hangi zihniyetin ürünü ise misyonerlik faaliyetleri de aynı zihniyetin bir ürünüdür.

* İslam indikten sonra başka bir din tanıyan, bir yol tutan kimsenin bu tutumu ile İslam’a aykırı davranmış olduğu açıktır. O halde bu yüce dinini mensubu olan herkes sorumlu olup, gücü ve imkanları ölçüsünde bir şeyler yapmak zorundadır.

“İncil’in içindeki İsa’nın yüzde 2’si gerçeği yansıtır, yüzde 98’i sokuşturmadır”


Hıristiyanların büyük ilahiyat fakültelerindeki alimlerin, “İncil’in içindeki İsa’nın yüzde 2’si gerçeği yansıtır, yüzde 98’i sokuşturmadır” dediğini hatırlatan Altındal, Hıristiyanlığı bitirecek iki kitabenin Türkiye’de olduğunu vurguladı.

TÜRKİYE NİN ELİNDE

İki kitabenin Türkiye’nin elini güçlendirdiğini ve bu kitabelerin dışında da çok önemli belgeler olduğuna dikkat çeken Altındal, bu iki kitabenin ortaya çıkması sonrasında Hıristiyanların, İncil’deki İsa inanışının bitmesi gerektiğini vurguladı.

VATİKAN LIK OLDUM

Çok büyük tepkiler aldığını, hatta Vatikan’lık olduğunu dile getiren Altındal, “İtalya’da bu konuda dava açıldı. O dava da benim görüşlerim istendi. Ben de dedim ki, o İncil’de anlatılan İsa’nın hiçbir şekilde var olmadığını gösteren 1500 tane delil sunabiliriz.. Siz bize var olduğunu gösteren bir delil getirin, kabul edelim dedik. Ama gösteremediler” şeklinde konuştu.


Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal, PKK’dan AB’ye, Ayasofya’dan Vatikan’a, Türkiye ve dünya gündemindeki gelişmelerle ilgili merak edilen sorulara cevap verdi.

-Türkiye’nin elinde Hıristiyanlık tarihini alt üst edecek iki taş kitabe bulunduğunu söylüyorsunuz…

Evet. Bunu kitap halinde de yazmış ve detaylarını anlatmıştım. ‘Yoksul Tanrı’ adındaki kitap çıktıktan sonra belirli bir cemaat bana hemen hücum etti. “İncil’de yer alan İsa-Mesih resimli bir roman kahramanıdır.” Dedim bana “dinsiz, kafir” dediler. Kur’an’daki İsa dememiştim. Kur’an’a göre Meryem’in oğlu İsa-Mesih ölmemiştir. Sureler de ortadadır, okusunlar görecekler. O bir peygamberdir. Hıristiyanlar, “Yoo o tanrıdır” diyor. Yaradan, “İsa, ölmemiştir, onun yerine başkasını gönderdik, onu idam ettiler, onlar İsa’yı idam ettiklerini sandırlar” diyor.

KUR’AN’DA BÖYLE YAZMIYOR

Onların inancına göre, İsa Keşmir’e gidiyor. Keşmir’de yaşıyor ve orada vefat ediyor. Hatta orada İsa- Mesih mezarı var. Her yıl binlerce insan o mezara akın ediyor. Doğu Hıristiyanları içinde o bölgelerde yaşayanların İsa’nın Keşmir’de öldüğü ve orada gömüldüğü inancı var. Ama Kur’an’da böyle yazmıyor.

İNCİL’İN İÇİNE SOKUŞTURULMAYAN KALMADI

İncil’de, “İsa-Mesih, çarmıha gerildiğinde o kadar ızdırap çekti ki, bir asker acıdı mızrağıyla böğrünü delerek, bir an önce ölmesini sağladı” diyor. İnançları şudur. İsa, orada çarmıhta ölüp, 3 gün sonra dirildi. Eğer bu olay olmasaydı Hıristiyanlık olmazdı. Niçin ‘İncil’deki İsa’ diyorum, işte bunun için diyorum. Kur’an da bunun tam tersi yazıyor. İncil tahrif edilmiştir. Sekizinci yüzyıla kadar içine sokuşturulmayan hiçbir şey kalmadı. Hıristiyanların büyük ilahiyat fakültelerindeki alimler, “İncil’in içindeki İsa’nın yüzde 2’si gerçeği yansıtır, yüzde 98’i sokuşturmadır” diyor.

TÜRKİYE’DE YAŞAYAN İSA

Bu konuyla ilgili somut bir örnek anlatayım. Bazı Protestan kiliseleri feminizm nedeniyle tanrıyla ilgili konuşurken hep, erkek olarak, ‘he’ kavramıyla konuşuyor. “Öyle olur mu hiç, ‘she’ olacak” dediler. Ve İncil’i ‘she’ olarak değiştirdiler. Muharref İncil bunlarla dolu. Diyorum ki, İncil’de İsa’ya atfedilen mucizeleri gerçekte yapmış olan biri var. Bu Türkiye’nin Niğde vilayetinin Kemerhisar kasabasında yaşamış olan Tyanah Apollonius. Tyanah, Hititlerin başkentidir. Orada aynı dönemde yaşamış İsa ile aynıdır. Bu bir Anadolu ermişinin yaptıklarıdır. Bu kitabelerin üzerinde de o yazıyor.
Diyor ki, “Ölüyü diriltti.” Bunun üzerine Roma İmparatorluğu Tyanah’dan vergi almıyor ve “Burada büyük bir adam yaşadı. Onun adına izafen bu bölge vergiden muaftır” diyor. İncil’de anlatılan İsa, palavradır.

VATİKANLIK OLDUM

-Çok büyük bir tepki aldınız mı bu yorumlarınızdan?

Ne diyorsunuz. Çok büyük tepkiler aldım. Bir de bu kitabı yazınca Vatikan’lık oldum. Orada bir papaz Vatikan’ı, “İsa Mesih yaşamamış, öyle bir adam yokmuş” diye mahkemeye verdi. Ben de buna tanık oldum davada. Papaz yaşlıydı, öldü. Dava da ister istemez düştü. Bunları özetlersek, kitabeler evet var. Çıkartılmış, üzerlerinde de yazıyor zaten.

1500 DELİL KARIŞILIK BİR DELİL YOK

-Tam olarak ne yazıyor kitabelerde?

“Burada Apollonius yaşadı ölüyü diriltti. Efes’te çok büyük bir veba salgını vardı onu önledi. Kıtlık vardı onu durdurdu. Mucizeler yarattı. Çeşitli mucizeleri var. Bu mucizeler sayesinde bu şehre Roma İmparatoru tarafından uygulanan vergiler kaldırıldı.” Yazıyor. Şimdi bakıyorsunuz, o İncil’de anlatılan İsa ile ilgili, hiçbir veri yok. İtalya’daki mahkeme sırasında Kasiyoli Davası’nda, “O İncil’de anlatılan İsa’nın hiçbir şekilde var olmadığını gösteren 1500 tane delil getiriyoruz. Siz bize var olduğunu gösteren bir delil getirin, kabul edelim” dedik. Yok. Bir tek delil yok.
Ama o resimli roman kahramanıyla ilgili bir tek delil yok. Düşün ki o dönemde Yahudiler, bir ailede kaç tane tavuk var bunu bile yazmışlar. Niye, çünkü herif vergi alıyor. “Senin 8 tavuğun var, 1 tavuk vereceksin” diyor. O bile kayıtlarda yazılıyken, İsa ile ilgili bir kayıt yok. Böyle bir şey olur mu? Bu adam Yahudi üstelik…
O kitabeler var. Bu kitabeler de Türkiye’nin elini güçlendirecek daha başka birçok şey var. Sadece bu iki kitabe yok. Çok şey var.

TÜRKİYE BU KİTABELERİ YERİ GELDİĞİNDE KULLANIR

-Nerede tam olarak bu kitabeler?

Kemerhisar-Pozantı arasında bir yerde bulundu, duruyor. Ama tam olarak yerini söyleyemem. Devlet bunun nerede olduğunu biliyor. Zamanı gelince de bu kitabeler ortaya çıkacak. Uygun siyasi zemin oluşursa, Türkiye bunu kullanır. BECK Enstitüsü var Almanya’da onlar zaten bunu tespit etmiş durumda.

HIRİSTİYANLIIK BİTER

-Kitabeler ortaya çıkınca ne olacak peki hocam?

İncil’deki İsa inanışının yok olması lazım. O zaman İsa’yı bir peygamber olarak kabul etmeleri gerekir. Bütün bu papalık-mapalık hikâyelerinin bitmesi gerekir o zaman… Çünkü orası üçkâğıtçı bir yer, Pedofiller’in yeri orası, bunu da söyleyeyim yani. Bunu da söyleyen ben değilim. Bunu Hıristiyan âleminin bir numaralı âlimleri diyor. “Burası üçkâğıtçı bir kuruluş” diyorlar. Cahil oldukları ve Kur’an’ı da tam bilmedikleri için, benim ne kadar önemli bir şey söylediğimin farkında değiller. 120 çeşit yazılmış İncil var. İngiltere’deki İncil ile Katoliklerin kullandığı İncil bir değil. Ortodoksların kullandığı İncil ile Katoliklerin İncil’i bir değil. Hepsi olayları farklı anlatılıyor.

Yahudi ve hıristiyanlar müslümanları sevmez


Yahudi ve hıristiyanlar müslümanları sevmez
Onu, kafirlerin keyiflerine uymaktan ve bütün günahlardan muhafaza ettiğimi şüphesiz bildiniz. O halde siz de kafirlerin isteklerine uymayın. Eğer size bu ilim geldikten sonra, yine de onların keyiflerine uyarsanız, Allah(c.c.) tarafından sizin için ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.

Onları memnun edemezsin "(Habibim!) Sen onların milletine (dinine) uymadıkça, ne Yahudiler ne de  Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. (Onlar ancak kendi dinlerinin hidayet olup diğerlerinin dalalet olduğunu iddia etmiştirler. Habibim!) De ki: Şüphesiz asıl hidayet ancak Allah(c.c.)'ın hidayetidir (ki, o da İslam'dır)

(Habibim!) Vallahi sen, sana gelen ilimden sonra, onların hevalarına uyacak olursan, senin için Allah(c.c.)'tan (gelecek olan azaptan seni koruyacak) ne bir yar bulunur, ne de bir yardımcı."

(1) Resülullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e gelen ilimden maksat; Fahrü'r–Razi'nin beyanına göre, bilinen Din–i Mübin–i İslam'dır. Alüsi, Beyzavi ve "Ruhu'l–Beyan" tefsirlerinin beyanına göre, bu ayet–i celile Yahudi ve Hıristiyanların iman etmelerinden, Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam'ın ümidini kesmektedir.
Zira Mevla Teala onların Efendimizden razı olmalarını, varlığı mümkün olmayacak bir şeye bağlamıştır ki, o da Efendimizin Yahudi olup, onların kıblesi olan batıya doğru kılması veya Hıristiyan olup onların kıblesi olan doğuya doğru kılmasıdır.
Bu imkansız bir şey olduğuna göre, onlar Efendimizden asla razı olmayacaklar ve dinine de uymayacaklar demektir.
İbn Cerir buyurmuştur ki: "Mevla Teala bu ayet–i celilesinde Habibine şöyle buyurmak istemiştir: "Ya Muhammed! Yahudiler ve Hıristiyanlar asla senden razı ve memnun olacak değillerdir.
O halde onları razı edecek şeyleri aramayı bırak, onları Allah(c.c.)'ın seni kendisiyle gönderdiği hak dine çağırarak Allah(c.c.)'ın rızasını aramaya bak."

Bu ayet–i celiledeki hitap her ne kadar Efendimize ait ise de, bundan Allahu Teala'nın muradı, Efendimizin ümmetini Yahudi ve Hıristiyanlara uymaktan menetmektir. Hazin tefsirinde zikredildiğine göre, burada Mevla Teala, Efendimizin ümmetine şöyle buyurmak istemiştir: "Ey Ümmet–i Muhammed! Size hitap ediyorum, size edep veriyorum ve bildiriyorum ki, Muhammed Aleyhisselâm'ın size hakkı ve gerçeği getirdiğini ve benim bnu, kâfirlerin keyiflerine uymaktan ve bütün günahlardan muhafaza ettiğimi şüphesiz bildiniz.

O halde siz de kafirlerin isteklerine uymayın. Eğer size bu ilim geldikten sonra, yine de onların keyiflerine uyarsanız, Allah(c.c.) tarafından sizin için ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı." Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam onların iman etmelerine çok haris olduğundan, Mevla Teala bu ayet–i celilede bu kadar mübalağa etmiş ve fazlasıyla tembihte bulunmuştur. Nitekim Alusi tefsirinde zikredilen bir rivayete göre, Efendimiz Yahudi ve Hıristiyanlardan her fırkaya, Müslüman olurlar ümidiyle, güzel muamelede bulunurdu. Bunun üzerine Allahu Teala, onların iman etme niyetinde olmadıklarını ve düşmanlıklarının şiddetini beyan etmek için bu âyeti indirdi.


Bu ayet–i celile, nefsinin isteklerine uyan bid'at ehli kişilerle sohbet etmenin söz ve iş bakımından onlara uymanın çirkinliğine delalet etmektedir.

Kim bir kavme uyarsa o kavimle haşrolunur Cabir b. Abdullah Radıyallahu Anh'dan rivayete göre, Resülullah Aleyhissalatü Vesselâm şöyle buyurdu: "Her kim, bir kavmin amellerini (yaptıklarını) severse (hoş görürse kıyamet gününde) onların arasında haşrolacak ve onların yaptıklarını yapmasa da, onların hesabıyla muhasebe edilecektir."

(2) İbn Mes'üd Radıyallahu Anh'dan rivayet edilen bir hadis–i şerifte de, Resülullah şöyle buyurmuştur: "Her kim bir cemaatin karartısını (kalabalığını) artırırsa, o onlardandır.

Ve her kim bir kavmin yaptıklarından razı ve memnun olursa, o işi yapanların ortağı olur."
(3) Rivayete göre; bir adam İbn Mes'üd Hazretlerini düğününe çağırmış. İbn Mes'üd Hazretleri düğün meclisine gireceği zaman, içeride eğlence sesleri duymuş ve düğün meclisine iştirak etmeyip geri dönmüş. Düğün sahibi kendisine "Niçin geri döndünüz?" dediğinde: "Ben Resülullah'ın şöyle buyurduğunu duydum." diyerek yukarıda zikredilen hadis–i şerifi zikretmiştir.

Ebû Hüreyre Radıyallahu Anh'dan rivayete göre; Resülullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Her kim istemeyerek bir günaha rastladıysa sanki ondan uzakta olan gibidir. (Onu görmemiş gibidir, ondan mesul değildir.) Her kim bir günahtan uzak olduğu hâlde o günahı seviyorsa, o masiyet işlenirken hazır olan gibidir. (İşleyen gibi mesuldür)" buyurdu.

(4) Ulema buyurmuştur ki: Bir insan çok kere adam öldürmek, zina etmek gibi günahları işleyenlerden razı olur ve aynı günahları yapmaya heves ederek, yapanlara ortak olur.

Kişinin bir masiyet meclisinde bulunması, eğer bir zaruretten dolayı ise veya ona kasıtsız rastlamış olup o günahı ortadan kaldırması mümkün değilse, kendisinin de o işe rızası yoksa, bundan o kişiye bir zarar gelmez. Ama kasten orda bulunması yasaktır. Şarkı, türkü, oyun ve eğlence ehlinin meclislerinden ayrılmak, heva ve bid'at ehlinden (nefislerinin isteklerine uyup, ehlisünnetten ayrılmış kişilerden) uzak dolaşmak, selef–i salihinin âdetlerindendir. Rivayete göre, Abdullah b. Mübarek vefatından sonra rüyada görüldü ve: "Rabbin sana nasıl muamele yaptı?" diye soruldu. O da: "Bir gün ehlisünnet dışındaki bir bid'at ehline güler yüzle baktığım için Allahu Teala bana sitem ederek, beni otuz sene tutukladı ve: 'Sen benim dinimin düşmanına niye düşmanlık etmedin?' buyurdu." dedi.

Durum böyle olunca, zalim ve müşrik kimselere uyanların, onlardan razı olarak oturup kalkanların hali nasıl olur?! Şu da bilinsin ki, insanların bozulduğu, parça parça olduğu bir zamanda, onların keyiflerine değil de, Efendimizin Sünnet'ine uyan kişi için yüz şehit sevabı vardır. Nitekim İbn Abbas   Radıyallahu Anhüma'dan rivayete göre; Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem: "Ümmetimin bozulduğu zamanda, benim Sünnet'ime sarılan kişi için yüz şehit sevabı vardır." buyurmuştur.

(5) Hasan b. Ali Radıyallahu Anh'dan rivayete göre; Efendimiz bir kere: "Allah(c.c.)'ın rahmeti benim halifelerimin üzerine olsun." buyurdu. O zaman: "Ey Allah(c.c.)'ın Resülü! Senin halifelerin kimlerdir?" diye soruldu. Efendimiz de cevaben: "Onlar benim Sünnet'imi yaşatan ve onu Allah(c.c.)'ın kullarına öğretenlerdir." buyurdu.

(6)Ehva: Hevanın cemidir. Heva ise, nefsin isteğinden kaynaklanıp, sahibini sapıklığa sürükleyen görüşlerden ibarettir. Herkesin nefsinin istekleri birbirine uymayacağından, hatta bir kişinin istekleri bile son bulmayacağından Mevla Teala burada heva kelimesini cemilendirerek zikretmiştir.

Millet: Aslında "İmlal" mastarından alınma bir isimdir. Bu ise, yazdırmak manasındadır. Allahu Teala'nın meşru ettiği yolları, Peygamberler (Salavatullahi Ala Nebiyyina ve Aleyhim Ecmain) ümmetlerine açıklayıp yazdırdıklarından, Peygamberlerin getirdiği dinlerin her birine millet denilmiştir. Bazı kere bâtıl dinler için de kullanılır.

Nitekim Servi Kuddise Sirruhu "Küfür tek milet (din)dir. İslam da bir tek millettir." buyurmuştur.

(7) "Millet" kelimesi Allahu Teala'ya veya ümmetin fertlerinden birine nispet edilerek, "Allah(c.c.)'ın milleti" veya "Falancanın milleti" denilemez. Ancak Peygamberlere nisbet edilerek "İbrahim Aleyhisselam'ın milleti" "Muhammed Aleyhiselam'ın milleti" denilebilir.


Yahudi ve Hıristiyanların isteklerine uymanın ne kötü neticeler meydana getireceğini, bizleri Allah(c.c.)'ın yardımından hatta dinimizden dahi uzaklaştıracağını gerek bu ayet–i kerimede gerekse pek çok ayet–i kerimede Mevla Teâlâ beyan etmiştir.

Nitekim bir başka ayet–i kerimede Rabbimiz: "Ey mü'minler! Kendilerine kitap verilmiş olanlardan herhangi bir güruha (gruba) itaat ederseniz, sizi imanınızdan sonra çevirip kafir yaparlar."

(8) buyurarak mü'minleri imanda sabit olmaya davet etmiştir. Zira Müslüman için hiçbir şey; imandan sonra küfre dönmek kadar korkunç olamaz. Bu, cennete girdikten sonra ateşe dönmek gibi bir şeydir. İşte bu yüzden Rabbimiz bu derece kesin ve ağır bir ifadeyle mü'minleri uyarmıştır.

Bu ayet–i celile, ehl–i imanı düşmanlarının şerrinden muhafaza için en büyük bir düsturdur; zira Müslümanlar her ne zaman düşmanlarının sözlerine aldanmış ve doğru olduğunu kabullenmişlerse, mutlaka zarar görüp birçok felaketlere maruz kalmışlar, hatta kazandıklarını dahi kaybetmişlerdir. Binaenaleyh ehl–i imanın her ne süretle olursa olsun, düşmanını dost sıfatıyla dinlemesi, hiçbir zaman zarardan hali kalmamıştır.

Çünkü düşmanla karışıp görüşmenin ahlakı bozacağında şüphe olmadığı gibi, ahlak bozukluğunun da Allahu Teala'nın gazabını celbedeceği şüphesizdir. Düşmanların dinimizi ortadan kaldırmaya çalıştıklarından asla tereddüde mahal yoktur. Bu ümmeti akidesinden saptırmak için de, hiçbir konuda göstermedikleri derecede hırslıdırlar. Çünkü bu iman ve akide, Müslüman ümmetin en büyük gücü ve kalesidir. Düşmanları da bunu eskiden olduğu gibi bugün de çok iyi bildiklerinden bütün imkânlarını, hilelerini ve kuvvetlerini bu ümmetin akidesini bozmak, imanından uzaklaştırmak yolunda kullanmaktadırlar.

Bunu savaşla, topla, tüfekle yapamadıklarından değişik bir strateji uygulayarak, desise ve tuzaklara başvurmaktadırlar. İçten içe bu akideyi karıştırmaya, insanları ona uymaktan alıkoyup nefsinin zebünu haline getirmeye, İslam'ın metodundan başka metotları, başka sistemleri güzel göstermeye çalışmaktadırlar. Bunları yaparken de münafıklardan, ya da kendilerini dinleyip itaat etmeye istekli olarak gördükleri bazı cahil Müslümanlardan gönüllü askerler edinirler.

Ve bu çirkin emellerine ulaşmak için onları kullanarak, Müslümanları küfür ve sapıklığa sürüklemeye çalışırlar.
Bu gün Müslümanların ahlakının bu kadar bozulmasının, düşmanlar tarafından yavaş yavaş sokulan karışıklıklardan olduğunu kim inkar edebilir?
Örf ve adetlerimizi unutturmaya çalışanlar, o dersleri nereden aldılar ve kimlerin telkinatlarıyla aramıza girdiler?
Bunu iyi anlamak lazımdır. İşte bu ayet–i celilelerin sırrı bugün daha çok zuhur etmiştir. Mevla Teala cümlemizi gaflet uykusundan uyandırıp kafirlerden el etek çekenlerden eylesin. amin!

MİSYONERLERİN SİNSİ OYUNLARI :

Bütün İslam ülkelerinde olduğu gibi, ülkemizde de “misyonerlik” faaliyetleri son zamanlarda yoğun bir şekilde sürmektedir. Büyük şehirlerimizde apartman dairelerini “gizli klise” lere dönüştürme planları işin vehametini göstermiştir. Çok şükür ki, Devletimiz, bu gayri meşru “gizli kilise” faaliyetine el koyup, yakın takibe aldı. Bu faaliyet esnasında, memleketimizde ve diğer Müslüman ülkelerde her türlü melanet işlenmekte; cahil insanları tuzaklarına düşürebilmek için akıl almaz vaatlerde bulunmaktadırlar.

Türk devletlerinde, Komünizm zulmü sebebiyle İslamiyetten uzaklaştırılmış sadece “Müslüman” olduğunu bilen, dinle ilgili hiçbir şey bilmeyen, geçim sıkıntısı ile kıvranan binlerce insan 40-50 dolar maaşla Hıristiyan yapılmaktadır.

Tarih boyunca doğru şeyler kendiliğinden, meşru bir şekilde, bozuk inançlar ise gizlilik içinde çeşitli örgütler tarafından cahil, çaresiz insanlar aldatılarak, istismar edilerek yayılmıştır. Müslümanlar hiçbir zaman, hiçbir kimseyi, hiçbir milleti dolaylı veya doğrudan Müslüman olmaya zorlamamışlardır. İslamiyeti anlatmışlar, kendileri de İslamiyeti yaşayarak örnek olmuşlar, insanları inançlarında serbest bırakmışlardır.

Çünkü, dinimizde zorlama, aldatma yoktur. Hıristiyanlar ise tam tersine, önce savaşla, zorla, zulüm ile hile ile sinsice bozuk inançlarını yaymaya çalışmışlardır. Bu sebeple Haçlı Seferleri tertip edildi. Asırlarca süren kanlı savaşlar oldu. Bu savaşlarda Hıristiyanlar, gayelerine erişemedikleri gibi , Müslümanların ilerlemesine de mâni olamadılar. Kaba kuvvetle bir yere varamayacaklarını anlayan Batı, bu yolla Hıristiyanlaştıramayacağını anlayınca taktik değiştirdi. Papa ve Hıristiyan hükümdârlar bu işi barış yoluyla ve tatlılıkla, aldatarak, kandırarak sinsice yapmağa karar verdiler. İşte, bugünkü Hıristiyan misyonerliğinin kökü bu düşünceden kaynaklanıyor. Misyonerler gayelerine erişmek için her türlü vasıtayı mubah gören bir zihniyete sâhiptirler. Bu yüzden, Afrika ve Asya milletlerini yıllar boyunca sömüren müstemlekecilerin ve emperyalistlerin en büyük yardımcıları Hıristiyan papazları olmuştur.

Yerli halkı kendi dinlerine sokabilmek için, kanlı ve vahşi müstevlî ordularından meded ummuşlar ve bu uğurda en gayri insânî usullere başvurmaktan çekinmemişlerdir. Misyonerler, girdikleri memlekette sadece kendi dinlerini yaymakla meşgul olmadılar. Çünkü biliyorlar ki, mahallî kültürleri yıkmadıkça, hiçbir yerli, Hıristiyanlığı kabul etmez. Onun için misyonerler evvelâ oradaki milleti meydana getiren maddî ve manevî kıymetler manzumesini soysuzlaştırmakla işe başlarlar. Tahrip ettikleri millî duyguların enkazı üzerine kendi inançlarının binasını yükselteceklerini düşündüler. Ellerinde bütün imkânlarını bu yolda kullandılar.

Ayrıca, milletleri sömürerek, politik ve ticârî hayatlarına hâkim olma yoluna girdiler. İngiliz misyonerlerinden birisine ihtiyar bir Afrikalının verdiği şu cevap bu durumu çok açık ifâde etmektedir: “Siz buraya geldiğinizde bizim toprağımız vardı. Şimdi sizin toprağınız, bizim de “Kutsal kitab”ımız var!” Maalesef yıllardır yapılan zehirli propagandalar, vaadler sebebiyle Afrika’da, son zamanlarda da Türk devletlerinde Hıristiyanlık hızla yayılmaktadır. İslamiyet için canını bile vermekten çekinmeyen şehidlerin, âlimlerin, evliyaların çocukları artık boyunlarında bazıları süs için de olsa haç taşımaktadırlar. Bizim çocuklarımız, halkımız böyle olmaz demeyelim; onların babalarının, çocuklarının bu hale düşecekleri hiç akıllarına gelir mi idi? Gün bugündür; geç kalmadan gereken tedbirleri hemen almak zorundayız. Bunun için, dinimizi iyice öğrenmek, yaşamak ve gençlerimize onların anlayacağı lisan ile öğretmek mecburiyetindeyiz. Hiçbir kap boş kalmaz. Biz doldurmazsak birileri muhakkak doldurur!

HRİSTİYANLARIN AMAÇLARI; SAVUNDUKLARI DİNİ ANLATMAKTAN ZİYADE, MÜSLÜMANLARIN KAFALARINI KARIŞTIRMA PROJESİDİR:


Misyonerler, Müslümanları hıristiyanlaştırabilmek için ilk hamlede onları hıristiyanlığa davet etmiyorlar. Bunu yapabilmek için önce Müslümanları kendi dinlerinden uzaklaştırmaya, İslam dinine göre büyük günah sayılan kötülükleri Müslümanlar arasında yaygın hale getirmeye ve daha önce de zikredildiği gibi Müslümanları dini konularda bilgisiz bırakmaya çalışıyorlar. Ayrıca Müslümanlar arasında fakirliğin artması için çeşitli ekonomik yollara başvuruyorlar. Uluslararası emperyalizm ile yardımlaşma içinde olduklarından dolayı buna imkân bulabilmektedirler. Cehalet ve fakirlik, ikisi bir araya gelince, hıristiyanların işi kolaylaşıyor.
Misyonerler ayrıca insanları tuzaklarına düşürebilmek için sosyal kurumlara oldukça ağırlık veriyorlar. Maddi finansman açısından herhangi bir sıkıntı çekmediklerinden dolayı bilhassa Afrika ülkelerinde ve geri kalmış durumdaki diğer ülkelerde oldukça etkili sosyal kurumlar tesis etme imkânları bulabilmektedirler. En çok önem verdikleri alanlar ise eğitim ve sağlıktır.
Mısır'ın İskenderiye şehrinde kıpti bir ailede dünyaya gelen, hıristiyan ilahiyatı üzerine öğrenim gören ve bir süre hıristiyan ilahiyat fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra Müslüman olan Dr. İbrahim Halil Ahmed, misyonerlerin Müslümanlar arasındaki çalışmalarıyla ilgili açıklamasında, kilise görevlilerinin Müslümanların inançlarına fitne sokmak ve onları bazı durumlarda zor duruma düşürmek amacıyla İslam'ı öğrendiklerine dikkat çekmişti. Ünlü misyoner casus Hampher'in şu sözü de bu konuda fikir veriyor: 'Müslümanların kalbindeki cihad duygularını söküp atabilmenin en büyük başarı olduğu, gerisinin çorap söküğü gibi geleceği yetiştirildiğimiz misyoner okullarında öğretilmişti.'
Londra'da düzenlenen 'İslam Ülkelerinin Sömürgeleştirilmesi ve Bu Yoldaki Güçlükler' adlı konferansta delegelerden birisi şöyle konuşmuştu: 'Elli yıl durmadan çalıştık. Sadece beş kişiyi hıristiyan yapabildik. Bu durum her şeye rağmen Müslümanların ne kadar zor hıristiyan olduklarının bir kanıtıdır. Fakat elli yıl içerisinde milyonlarca insanı İslam'dan uzaklaştırabildik ve İslam'a karşı Müslümanları lakayt bir hale getirebildik. İşte bu durum bizleri çok sevindirmektedir'. Delegenin bu şekilde konuşmasından sonra misyoner merkezi: 'Bundan böyle İslam ülkelerinde Müslümanları hıristiyanlaştırmak için çaba sarfetmeyelim. Onları İslam'dan uzaklaştıralım ve İslâmi hükümlere düşman yapalım...' diye karar aldı.(11) Bunları okuyunca İslam ülkelerinde neden bu kadar çok 'şeriat' düşmanlığı yapıldığını daha iyi  anlamak mümkün olabilmektedir.
Hıristiyan misyonerlerin Müslümanları hıristiyan yapmaktan çok dinlerinden uzaklaştırmayı öne çıkarmaları onlarda ciddi bir din hassasiyetinin bulunmadığının ve onların sömürgeci güçlerin çıkarlarına hizmeti sahip oldukları inanca hizmetten üstün tuttuklarının bir başka delilidir. Bu durum Batı'da din müessesesinin de kendi içinden çürüdüğünü, bozulduğunu ve dinin de sadece dünya çıkarları için kullanıldığını gösteriyor. Kendileri hıristiyanlığı yaşamayan, hıristiyanlığın bütün yasaklarını kendileri için meşru gören bazı Batılıların İslam ülkelerindeki misyonerlik faaliyetlerine katkıda bulunmaları bu durumun bir başka şahidi. Kendileri hıristiyanlıktan son derece uzak olan bazı Batılı turistlerin İslam ülkelerinde misyonerlik faaliyetlerinde bulunmaya kalkıştıklarına sık sık rastlanabilmektedir.
Bizzat Avrupa ülkelerinde bile hıristiyan misyonerlerin, çalışmalarını hıristiyanlıktan çıkan gençler üzerinde değil de, Müslüman işçiler ve göçmenler üzerinde yoğunlaştırmaları da yukarıda serdettiğimiz fikirleri doğruluyor.
İçleri Müslüman Düşmanlığıyla Dolu
Ünlü misyonerlerden Reid: 'Misyonerlerden pek çok kimse bir tek Müslüman şehrinde yıllarca çalışırlar, sonunda kendilerine bir ya da iki dost bulamadan ayrılırlar. Müslümanı sevmen zordur, çünkü Müslüman cana yakın biri değildir' (12) diyor. Böyle söylerken de kendi acziyetlerini Müslümanlara saldırmakla kapatmaya çalışıyor.
Bu kafadaki misyonerlerin diyalog konusundaki sözlerine, numaralarına ve oyunlarına güvenmenin büyük bir saflık olacağını düşünüyoruz.

Katolik Kilisesinin Misyonerlik Çalışmaları


Katolik Kilisesi Ortaçağlarda çok sayıda haçlı seferi düzenlediği gibi Müslümanlığın önderi olarak kabul ettiği Türkleri yok etmek için Türk vergisi de toplamaya başlamıştır. Tuz vergisi diye anılan bu vergi, ekmek ve tuz gibi zorunlu ihtiyaçları gidermek için alış veriş yapıldığında bile alınmıştır. Bu da Batılılardaki Türk düşmanlığının korkunçluğunun boyutlarını bize anlatmaktadır.

1962-1965 yılları arasında yapılan II. Vatikan Konsilinin kararları arasında diyalog yer alıyor. II. Vatikan Konsilinin kararında şöyle deniliyor: “ Kilise, misyonerlerini göndermeye devam edecektir. Yeryüzünde her taraf Hıristiyan olmadıkça bu görev sona ermeyecektir" (Küçük, 1996)

Katolik Kilisesi, Türkiye ve Avrupa’da İslamiyet’i araştırmak için 1978 yılında SRI diye bilinen “İslami İlişkiler Dairesi”ni kurmuştur(Altındal, 1994). Prof. Dr. Mehmet Kaplan (1960)’a göre Avrupa’da İslamiyet ve Türkoloji alanındaki çalışmaların sayısı, Türkiye’deki ve İslam dünyasındakinden fazladır. Oysa Batı ülkelerinde yüksek lisans ve doktora yapan Türk ve İslam Dünyası öğrencilerinin Hıristiyanlık üzerine tez yapmalarına dahi izin verilmemektedir(Yıldız, 1974).

Vatikan ve Kiliseler Birliği Örgütü Lideri ve Dinlerarası Diyalog Komitesi Üyesi Louis Massignon misyonerler zirvesinde şu konuşmayı yapmıştır (Özfatura, 2003): “ Müslümanların her şeyini bozduk ve mahvettik. Onların milli ve manevi değerlerini Batı medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik. İslamiyet’ten uzaklaştırdık, İslamiyet’i öğrenmeyi, yaşamayı, Kur’an öğrenmeyi suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık. Artık çoğu hiçbir şeye inanmıyor. Son yıllarda Müslüman görünen bazı ilahiyatçılara 14. asırlık dinlerini itikatlarını, ibadetlerini tartışır hale getirdik. Derin bir boşluğa düşürdük. Bundan sonra siz misyonerlerin işi daha da kolaylaştı. Maaş bağlayarak, vize vaadi, yurt dışında iş imkanı hatta cinselliği kullanarak Müslümanları Hıristiyan yapınız.” Nitekim bununla ilgili olarak televole ilahiyatçılarının “horozdan kurban kesmek, cinsel ilişki ile oruç açmak” gibi Anadolu İslam anlayışı ile bağdaşmayacak konuları mütareke medyasında dile getirdiklerini biliyoruz.

Kendisi Lübnanlı Hıristiyan Arap bilim adamı olan ve ABD’de yıllarca öğretim üyeliği yaptıktan sonra 2003 yılında vefat eden Edward Sait de misyoner Massignon’un konuşmasını “Kültür ve Emperyalizm” adlı eserinin giriş kısmına almıştır. Bunun Hıristiyan bir bilim adamı tarafından da dile getirilmiş olması inandırıcı olması açısından önemlidir.

Ayrıca 24 Aralık 1999’da Papa II. Paule bin yıl hedefini vermek üzere bir “milenyum mesajı” yayınlayarak şunları söyledi:
“ Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştı. Üçüncü bin yılda hedefimiz Asya’dır" (Demir, 2005).

Kardinal Achilli Silvestrini, Abdullah Öcalan’a siyasi sığınma hakkı tanınması gerektiğini açıkladı. Vatikan’da Doğu Kiliselerinden sorumlu Kardinal, “ Kendi bağımsızlığı için mücadele veren herkese siyasal sığınma hakkı tanınmalıdır” dedi. Kardinal, Kürt sorununun yalnızca Türkiye ile İtalya arasında bir sorun olmayıp Avrupa’yı ilgilendiren uluslar arası bir konu olduğunu vurguladı (Baş, 2000).

Öcalan, Papa’ya bir mektup yazarak şunları söylemiştir: “Aziz Peder, Hıristiyanlığa çok yakınım. Sizin şahsınıza ve dininize duyduğum saygı benim savaşımın ve düşüncelerimin merkezindedir” (Baş, 1996)..

Katoliklerin “La Documantation Catholic” adlı resmi yayın organında Türkiye topraklarının gerçekte Hıristiyan, Arap ve Kürtler ait olduğu dile getirildi (Baş, 2000). Demek ki Katolik Kilisesine göre, Anadolu herkesin ülkesi fakat Türklerin ülkesi değil.

Papalığın Doğu Kiliseleri Birliği Komisyonu Başkanı Achille Silvestrine bir açıklama yaparak “ Vatikan’nın PKK’yı ve onun başını desteklediğini” açıkladı (Baş,1996)

Mithracılık, Hıristiyanlık ve Masonluk Bağlantıları......

Mithra Gizemleri  

Mithracılık, Hıristiyanlık ve Masonluk Bağlantıları...... 

 



İran'daki Köken

"Mithra ayinleri, zamanla Dionysos-Sabazius gizemlerinin yerini alırken, Mithra'nın "mağara"ları da, Babil'den İngiltere'ye kadar yayılan bir alanda, eski tanrıların yeraltı tapınaklarının yerine geçiyordu."
M. P. Blavatsky, Isis Unveiled
"Geç Helenistik dönem kötümserliğin egemen olduğu bir çağdı. Bu çağda hem Helen akılcılığı, hem de Doğu'nun otoriter din kurumları iflas etmişti. Her ikisi için de tek çıkar yol, kurulu yasaları yok sayan, akıl ve mantık üstü bir kurtarıcı bulmaktı."
"Batı'daki Mithra'nın köklerinin, İran'daki Zerdüşt Mithra'sı inançlarında değil de, Mezopotamya ve Anadolu'da tapınılan "daevic" tanrı kültünde bulunma olasılığı daha fazladır. Batı'nın Mithra'sı, kurtarıcı tanrılar çağında, bir kurtarıcı tanrıydı."
Richard N. Frye, The Heritage of Persia

"Mithra kültü, eski Ari'lerin Ahura-Mazda tapımlarından türemiş ve yaklaşık olarak İÖ on beşinci yüz yılda eski İran'da ortaya çıkmıştır. "Mihr" (Mithra'nın Farsça karşılığı) yalnızca "güneş" anlamına gelen bir sözcük olmakla kalmaz, aynı zamanda "dost, arkadaş" anlamını da taşır. Bu pagan tanrıya özgün tapımın, yani hem güneş tanrısı, hem de sevgi tanrısı olarak tapılmasının, asıl nedeni belki de bu anlamlardan kaynaklanmaktaydı. İÖ üçüncü yüz yıl başlarında, Pers İmparatorluğunun Batı sınırlarında bulunan askeri yönetimler Mithra'ya "ilahi savaşçı" olarak tapmaya başladılar. Mithra, artık sevgi dolu güneş tanrısı olmaktan çıkıp, gücün dostu, askerlerin "yenilmez" tanrısı haline gelmişti."
Quest for the Past
"Eski Ermenilerin inançları arasında en evrensel olanı Mithra kültüydü. Mithra bir yandan güneş, yani Helios ile, diğer yandan Apollon ve Hermes ile eşdeğerdi. Özgün olarak bu tanrı, Ahura-Mazda'nın yandaşı olarak savaşan bir ışık kaynağı, bir tür melek biçiminde kabul edilmişti. Mithra'nın savaşçı niteliğini daima koruduğu anlaşılmaktadır...Mithra bayramları, Mithrakana'lar, İran'da her yıl yedinci ayın on altıncı gününde kutlanırlardı. Bu bayram, değişiklik geçirmiş haliyle, İslam'ın doğuşuna kadar devam etmiştir."
Barney and Lang, The People of the Hills
"Mithra'nın Ahura-Mazda'nın gözü olduğuna ve dünyayı onun yönettiğine inanılırdı. Bu kültün inançlarına göre, en yüce tanrının yerine Mithra geçmiş, İyi ve Kötü arasındaki büyük mücadeleye katılmış ve zaferle sonuçlandırmıştı. Mithra, kendi zaferini güven altına almak için, doğanın prototipi olarak kabul edilen, büyük bir boğa kurban etmişti. Bu kurban edilen boğa sayesinde, doğa verimliliğe kavuşmuştu."
Ninian Smart, The Religious Experience of Mankind
"Mithra'cılık Pers ordularının fetihleri ile yayıldı. Pers'lerin muhteşem savaş makinası Suriye, Kalde ve Küçük Asya'ya doğru genişledikçe, Mithra'nın ünü ve etkisi aynı ölçüde gelişiyordu. Ünlü Pers general ve yöneticisi, Darius'un ölümünden sonra bile, Helen kültürünün rekabetine rağmen, Mithra'cılık halkın ilgisini çekmeye devam etti."
"Mithra'cılık hiç bir zaman Yunanistan'da değerli bulunmadı ve kabul görmedi. Bu ilgi eksikliği, Helen'lerin Pers'lere karşı hissettiği antipatiden ve iki ulusun aralarındaki unutulmaz savaşlardan kaynaklanıyordu. Ancak, bu antipati yalnızca Helen'lere özgü olarak kaldı; zira Hıristiyanlığın başlangıcında, Mithra inancı, Doğu'da İndüs vadisinden, Batı'da Karadeniz'e kıyılarına kadar yayılmış durumdaydı. Mithra'cılık Anadolu yaylasında büyük ölçüde kabul görmüştü. Roma'lılar, Mithra'cılık ile, Aziz Paul'un memleketi Kilikya'da tanıştılar."
"...Roma'lı askerler kısa sürede Mithra inancını başkentlerine taşıdılar. Helenistik dönemde, Doğu'nun dışında pek fazla tanınmayan Mithra'cılık, böylece tüm İtalya'ya yayıldı."
Harry Kenison, The Mystery of Mithra
"Mithra kültü, Romalı lejyonerlerce büyük ilgi ve hevesle karşılandı. Mithra'cılık lejyonerlerle birlikte İran'dan Roma'ya, Tunus'a, Ren nehri boylarına ve ta Londra ve Hadrianus surlarına kadar yayıldı. Mithra, insanları Hıristiyanlığa yönlendiren hemen hemen aynı gereksinim ve dürtüleri tatmin etmekteydi, zira rütbe ve karşılıklı sorumlulukların, yerleşik toplumsal statüye göre değil, kapalı bir çevrenin gizli bağlarına göre oluştuğu bir kardeşlik topluluğuydu. Mithra'cılık, Roma İmparatorluğu'nun toplumsal yapısının içine yayılmış ve güçlü sadakat gerektiren bir yeraltı şebekesiydi."
John Romer, Testament

Kült Uygulamaları

"Diğer gizem dinlerinin aksine, Mithra'cılık yalnızca erkeklere açıktı. Bu nedenle, hiç bir bakımdan evrensel bir inanç olarak değerlendirilmesi olası değildir. Mithra, yenilmeyen ve hiç bir zaman da yenilmeyecek olan güneşi (sol invictus) temsil etmekte ve askerlerin cesaret, başarı ve özgüvenini simgelemekteydi. Kültün etik değerleri, bir asker için gerekli olan özdenetim ve benzeri erdemleri içermekteydi. Bu değerler, Mithra'cılığın Roma ordusunda yaygınlaşmasının ana nedeniydi. İmparatorların koruyuculuğu da oldukça etkin olmuştu. İS İkinci yüz yıldan başlayarak, Roma İmparatorları "invictus" unvanını takınmışlardı."
Ninian Smart, The Religious Experience of Mankind
"Mithra'cılık, tanrısal bilginin yedi derecede düzenlendiğini kabul ediyordu. Üyelerin bir dereceden bir sonrakine geçmeleri, her dereceye özgü özel bir inisiyasyon töreni, cesaret ve dayanıklılık sınavları ile gerçekleşmekteydi. Yedi bilgi derecesi, yedi gezegene karşılık geliyor, dereceleri tırmanmak ruhun gezegen katmanlarını aşarak cennete doğru yükselmesini simgeliyordu."
Ancient Wisdom and Secret Sects
"Yeni üyenin ölümünü ve bambaşka bir insan olarak yeniden doğumunu simgeleyen inisiyasyonun en düşük derecesi "Sacrement" (dinsel tören) olarak adlandırılırdı."
Arkon Daraul, Secret Societies
 
"Liturgy of Mithra" (Mithra Ayini) adlı, Hermetik Gnostizm'in etkisinde olan bir metinde şu sözler yer alır:"Bugün, senden yeniden doğan kişi, ölümsüzlüğe kavuşan sayısız kişilerden biridir..." ve "Yaşam veren doğumun yinelenmesi için yeniden doğan..."
Mircea Eliade, Rites and Symbols of Initiation
"Yükseliş, her biri bir gezegen tarafından yönetilen, yedi inisiyasyon derecesi ile simgeleniyordu: Kuzgun (Merkür), Gelin (Venüs), Asker (Mars), Aslan (Jüpiter), Pers (Ay), Güneşin Habercisi (Güneş) ve Baba (Saturn). En son amaç, kozmosun tüm düzeylerini aşmak ve durağan yıldızlara, sonsuzluğa ulaşmaktı."
An Encyclopedia of Archetypal Symbolism
"Mağaralarda gizlice düzenlenen ayinlerde, her bir derece için ayrı bir maske ve giysi giyilirdi."
"Adaylar, Mithra kültüne on iki ayrı sınavdan başarı ile geçerlerse kabul edilirlerdi. Bu sınavlar arasında ateş, su, açlık, soğuk, kırbaçlanma, dağlanma ve kan akıtılması gibi zorlu denemeler vardı. Adayları neredeyse tüketen bu sınav süreci yedi hafta kadar sürerdi. Başarılı olanlar, dinin gizemlerini saklayacaklarına and içerler ve ondan sonra vaftiz edilirlerdi."
Quest for the Past
"Adaylar gizlilik andı içtikten sonra, yalnızca kült üyelerinin bildikleri kutsal sözcükleri öğrenirlerdi. Adaya sivri bir başlık, üzerinde takımyıldızların resimleri bulunan bol bir tünik ve burç simgeleri ile süslü bir kemer giydirilir, eline bir çoban değneği tutuşturulurdu. Göğsüne takılan altın bir yılan adayın bir Mithra müriti olarak inisiye olduğunu kanıtlardı."
"Mithra törenlerinin arasında en dikkat çeken uygulama, adayın sahte bir ölüm deneyimi yaşamasıydı. Ölüm, yaşamın yenilenmesinin ve tüm manevi değerlerin baştan oluşturulmasının mantıklı bir hazırlığı olarak düşünülüyordu. Mithra'cılıkta ölüm, yeni bir yaşamın başlangıcıydı. Ölüm ve yeniden doğuş özelliği o denli inandırıcıydı ki, İmparator Commodus, ritüelin uygulamasında gerçek bir cinayet işlemekten kendini alamamış ve töreni lekelemişti."
Harry Kenison, The Mystery of Mithra
"Mithra'cılığın başlıca töreni "taurobolium" idi. Ritüelik olarak bir boğanın kurban edildiği bu törende, Mithra'nın ilk eylemi yinelenir ve anısı kutlanırdı. Adaylar, boğa kanıyla vaftiz edilerek, boğanın yaşam veren özelliklerini kendilerine aktarırlardı. Törenin bu bölümünün, Küçük Asya'nın Büyük Ana'sı olan Kybele kültünün ayinlerine çok benzediğine dikkat etmek gerekir."
Ninian Smart, The Religious Experience of Mankind
"Boğayı öldürdükten sonra Mithra ve Sol, boğanın etini paylaştıkları bir ziyafet ile dostlıklarını kesinleştirirlerdi. Bu sırada, hayvan maskeleri takmış kişiler onlara hizmet ederlerdi. Şölenin sonunda, iki tanrı Sol'un arabası ile cennete yükselirlerdi. Bu şölen, inisiyasyon düzeylerini gösteren maskeler takmış bulunan iyilik yandaşlarının hep beraber paylaştıkları bir ortak sofra paradigması oluşturmaktaydı. Aynı biçimde, Mithra'ya iman edenler, boğanın etini yemek ve kanını içmekle, yeniden doğacaklarına ve Mithra ile birlikte güneşin göklerdeki evine yükselerek, ölümsüzlüğe kavuşacaklarına inanırlardı."
An Encyclopedia of Archetypal Symbolism
"Günümüzdeki gizli örgütlerden bazılarının kökeninde bulunması olası olan Mithra'cılığın, bu tür örgütlerin esasını oluşturan bir çok öğeyi içerdiği görülmektedir. Mithra kültü, mensuplarının üzerinde, yüce bir varlıkla gerçek ya da kurgusal bir ilişki kurma deneyimini yaratmaya çabalayan bir eğitim sistemidir. İnsanoğlunun gücünü aşan bazı olayları sağlamak için birtakım sözcüklerin kudretine inanmak, Mithra'cılıkta bulunan büyüsel yönü göstermektedir."
"...Dinin gizli öğretisi, kendi bedeninin üzerinde kudret kazanmak için kendini fiziksel olarak dizginlemekti. Cinsel arzuyu psişik alanlara yönlendirme eğitimi özünde Mithra'cılığın da, tüm mistik akımlarda bulunan disiplin sayesinde tinsel güç kazanma yöntemini izlediğini göstermektedir. Bu bakımdan Mithra kültü, tüm tapımları ayrım gözetmeyen cinsel düşkünlük ve toplu ahlaksızlıktan ibaret olan, daha ilkel ve daha önemsiz akımlardan kesin çizgilerle ayrılmaktadır."
Arkon Daraul, Secret Societies

Mithra'cılık ve Hıristiyanlık

"Mithra dini ve ayinleri hakkında yeterince bilgimiz olmamasına karşın, Paul'ün mektuplarında kullandığı anlatım tarzının, İncil'lerden çok Mithra kültünün terimlerine yakın olduğunu açıkça görebilmekteyiz."
E. Wynn-Tyson, Mithras
"Mithra'cılıkta kıyamet, yargı günü, diriliş ve Mithra'nın bizzat kötülük ilkesini alt ettiği ikinci gelişi dinsel gerçekler olarak kabul edilmiştir. Bir mağarada dünyaya gelen Mithra'ya çobanlar hizmet etmişler ve armağanlar getirmişlerdir."
Baigent, Leigh and Lincoln, The Messianic Legacy
 
"Tıpkı Hıristiyanlar gibi, Mithra'cılar da kurtarıcılarının göklerden yere indiğine, on iki yandaşı ile son yemeğini paylaştığına, kendi kanını saçarak insanlığı günehlarından kurtardığına ve öldükten sonra yeniden canlandığına inanırlardı. Boğa kanı ile olsa bile, geçmiş günahlardan arınmak için yeni inananları vaftiz ederlerdi."
Quest for the Past
"Mithra'nın simgesi olan güneşin doğuşu ve batışı, İsa'nın ölüm ve dirilişini anımsatır. Üstelik, güneş tanrının doğuşunun kutlandığı Mithra bayramı, İsa'nın doğum günü olan 25 Aralık'tadır. Her iki dinde de, vaftiz ile ekmek ve şarabın kutsanması törenleri vardır."
Ancient Wisdom and Secret Sects
"Benim bedenimi yemeyenler ve kanımı içmeyenler, böylece benimle birleşmeyenler kurtulamayacaktır."
J. M. Vermaseren, Mithras, The Secret God
"Onlar yemek yerken İsa ekmeği alıp kutsadı. Sonra bölüp öğrencilerine verdi. "Alın, bedenimdir bu" dedi. Ardından bir bardak aldı, teşekkür sunduktan sonra onlara verdi. Hepsi içtiler. İsa, "Bu birçokları için akıtılan antlaşma kanımdır"dedi."
Markos 14:22-26
Matta İncilinde, İsa'yı Mithra ile eşitleyen son yemek sahnesi yer almaktadır, ancak rahiplerin "Baba" ve başrahibin de "Babaların Babası" biçiminde adlandırılmasıyla ilgili Mithra'cı adet reddedilmiştir."
William Harwood, Mythologies Last Gods: Yahweh and Jesus
"Ama sizler Rabbi diye çağrılmayın. Çünkü Öğretmeniniz tektir, hepiniz de kardeşsiniz. Yeryüzünde hiç kimseye baba demeyin. Çünkü Göksel Babanız tektir. Size yönetici demelerine de izin vermeyin. Çünkü Yöneticiniz birdir: Mesih."
Matta 23:8-10
 
"Mithra'cıların Kutsal Baba'sı (başrahip) kırmızı başlık ve giysi giyerdi, yüzük takar, bir çoban değneği taşırdı. Hıristiyanların başı da, aynı unvanı aldı ve aynı biçimde giyindi. Hıristiyan rahipler, aynı Mithra rahipleri gibi, İsa'nın kesin yasaklamasına karşın, "Baba" (peder) adını kullandılar."
"...Mithra rahipleri, görevlerinin simgesi olarak, uzun bir başlık takarlardı. Hıristiyan rahipler de bu başlığı benimsediler. Mithra'cılar, güneş-tanrının yükselişini anmak için, "mizd" adı verilen, üzeri Mithra haçı kabartmalı, güneş biçiminde bir çörek yerlerdi. Bu çörek de Hıristiyanlığa uyarlanmıştır. Katoliklerde, mayasız ekmek güneş biçimini hala korumaktadır."
"Julius Caesar'dan Gratianus'a kadar tüm Roma İmparatorları tanrıların "pontifex maximus"u (büyük rahip, papa) unvanını taşımışlardı. Theodosius, bir Hıristiyan olarak bunun kendi statüsüne uygun olmadığını düşündü ve unvanı reddetti. Bunun üzerine, Roma başpiskoposu bu unvanı kendisine aktardı."
William Harwood, Mythologies Last Gods: Yahweh and Jesus

Mithra'cılık ve Masonluk

"Mithra'cılığın masonlar için büyük önemi vardır, zira bu eski gizem dini, masonluğun simgelerinin bir çoğunu içermektedir. Mason bilgeliğinin bazı yönlerinde Mithra'cılığın katkısının bulunması pek olasıdır."
Harry Kenison, The Mystery of Mithra
"Mithra'cılık mukaddes masonluktur."
Sir Samuel Dill, Roman Society in the Last Century of the Western Empire
"Mason yazarlar, masonlukla Mithra'cılık arasında bir çok benzer noktalar bulunduğunu açıklamışlardır. Bir keresinde, Albert Pike, Masonluğun eski gizem dinlerinin modern mirasçısı olduğunu söylemiştir. Bu benim pek onaylamadığım bir iddiadır. Eski gizem dinleri ile bizim kardeşliğimiz arasında benzerlikler vardır, ancak bu benzerliklerin çoğu yüzeysel niteliktedir ve içerikten çok, örgütlenme ve rit uygulamaları gibi dış özelliklerdedir"
"...Yine de, masonlukla Mithra'cılık arasında bulunan benzerlikler şaşırtıcıdır."
H. L. Haywood, Mithraism: Freemasonry and Ancient Mysteries
 
"Mithra inancına bağlı Roma lejyonları Almanya, Fransa ve Britanya Adalarına doğru yayılırken köprüler, yollar ve kaleler inşa etmek için mimarları ve duvarcı ustaları yanlarında götürmüşlerdi. Masonluk ile Mithra'cılığın bazı yönlerden benzerlikler içermesi, buradan kaynaklanıyor olabilir."
Harry Kenison, The Mystery of Mithra
"Mani'cilik, Mithra'cılığın küllerinden doğmuştur. Roma Katolik kilisesi ve teolojisini düzenlemek için çok çaba harcamış olan Aziz Augustine, önceleri ateşli bir Mani'ciydi. Bu yüzden, Aziz Augustine sayesinde eski Mithra inancının pek çok özelliği Hıristiyanlığa aktarılmıştır. Mani'cilikten Paulisianizm, Paulisianizm'den de Orta Çağın güçlü kültleri olan Kathar'lar, Patari'ler, Waldenses'ler ve Hugenot'lar ile daha nice benzer gelişmeler kaynaklanmıştır. Bu farklı kanallar vasıtasıyla Mithra'cılık Avrupa'da sürüp gitmiştir. Sıkça ileri sürüldüğü gibi, bu eski kültün izlerini mason tören ve simgelerinde bulmak olasıdır. Ancak, bu tür kuramların belirsiz ve kanıtlanması zor olmaları kaçınılmazdır; üstelik bu kuram üzerinde fazlaca tartışılacak kadar öneme sahip de değildir."
H. L. Haywood, Mithraism: Freemasonry and Ancient Mysteries
"Masonluk, değişime uğramış Mithracılıktır...ve onun gizli inisiyasyon törenlerinin kalıntılarına sahiptir."
Ursus Major (www.nwlink.com/justin49/mithra.htm) The Mithraism - Freemasonry Connection 

Siz, siz olun Yehova Şahitlerini evinizden, ailenizden ve hatta tanıdıklarınızdan ırak tutun.

Türk insanı üzerine bilinen ya da bilinmeyen birçok oyunlar oynanıyor.  Dünyanın neresinde olursa olsun Müslüman  Türk insani yoğun bir kı...