21 Aralık 2016 Çarşamba

Küffârın Tarihte Müslümanlara Yaptığı Vahşet ve Katliamlar


Küffârın
Tarihte Müslümanlara Yaptığı
Vahşet ve Katliamlar


Batı ülkelerinin tarihinde, vahşet, yamyamlık, katliam, soykırım, işkence, tecavüz, yağmalama, sömürme adeta sıradan eylemlerdir.
Burada sıralamaya çalıştığımız bazı bilgi ve belgeleri aktaran şahitler bu anlatılanların, yapılan vahşetin küçük bir kısmı olduğunu ifade etmişlerdir.
Hazret-i Allah bu vahşilere fırsat vermesin! Bizleri şerlerinden muhafaza eylesin!


Târihte İslâm’ın nezâfetini, şefkat ve adâletini gösteren pek çok misâller bulunduğu gibi; insanlıktan çıkmış olan küfür ehlinin gaddarlık, zulüm ve vahşetini sergileyen pek çok örnekler de mevcuttur. Haçlı seferleri’nden günümüze kadar süregelen haçlı barbarlığı ve yahudi ve hıristiyanların kendi dinlerinden olmayanlara, husûsiyetle müslümanlara yaptıkları zulüm ve katliamlar bunun en açık delilleridir.
Roger Graudy’nin sunduğu şu tespit, küffârın asırlardır hiç değişmeyen bu husustaki tavrını özetler mâhiyettedir:
“Batı, katliam yapma istidâdına sahiptir. Size neleri hatırlatayım ki? Amerikan kızılderililerinin imhâ edilmesini mi? Esir ticaretini mi? Hiroşima’yı mı? Auschwitz’i mi? hıristiyan batı uygarlığı budur!.. Biliyor musunuz ki; dünyadaki zenginliklerin yüzde 80’i, nüfusun yüzde 20’si tarafından kontrol edilmekte ve tüketilmektedir? Yılda 40 milyon kişi ölmektedir ki, bu da gün başına bir Hiroşima demektir. Önce ateşi alevlendiriyorlar, sonra da itfaiyecilik oyunu oynuyorlar! Hâlâ haçlı seferleri devrini yaşamaktayız...” (İsmail Çolak, “Yeni Dünya Düzeninde Osmanlı’yı Aramak”, s. 37, bas.: İstanbul, 2000.)
Asırlar boyunca müslümanlara her türlü vahşet ve barbarlığı uygulayan, sonra da utanmadan bu vahşet ve barbarlığı müslümanlara atfetmeye kalkışan küffar devletleri; târih boyunca ortaya attıkları çirkin yalan ve ftirâlarını bugün de çeşitli yollarla sürdürmekte; cehâlet, zulüm ve vahşetle dolu olan karanlık geçmişlerine bakmadan; İslâm’ı terör dini, müslümanları da terörist gibi göstermeye cür’et etmektedirler.

Haçlı Vahşetini Patrik ve
Râhipler Körüklemişti:
Haçlı seferleri’nde barbar hıristiyanların zulüm ve katliâmda had safhaya ulaşması, tamâmen seferleri başlatan Papa II. Urban’ın ve kilisede çığırtkanlık yapan adamlarının kışkırtma ve tahriklerinden ileri geliyordu. Çünkü kilisede türlü mel’anetler işleyen râhip ve papazlar, zâten câhil oldukları için hıristiyanlığa inanan şuursuz ve anlayışsız halkı; müslümanları öldürdükleri taktirde günahlarından arınacaklarını, endüljansa sâhip olacaklarını, Kutsal ruh’u ve İsâ’yı hoşnut kılacaklarını ve buna benzer asılsız safsataları telkin ederek azdırmaya, kin ve nefretlerini uyandırıp müslümanları topyekün ortadan kaldırmaya teşvik ediyorlardı.
Allah-u Teâlâ küffârın müslümanlara karşı gönüllerinde besledikleri kin ve nefretin büyüklüğüne dikkati çekerek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:
“Onlar size fenalık etmekten aslâ geri kalmazlar, size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür!
Eğer düşünürseniz, âyetleri size açıklamış bulunuyoruz.” (Âl-i imrân: 118)
Bu Âyet-i kerime küfre ve kâfirlere meyledenler için bir ihtardır. Yâni size bu ilâhî hükümleri hatırlatıyoruz ki, onlardan her zaman uzak durun ve tehlikelerinden sakınmak için dâimâ uyanık bulunun. Onlara bu gözle bakma istidâdını kaybedenler bu tehlikeyi idrakten de mahrum kalmışlardır. Bu ilâhî hüküm hatırdan çıkarılmamalı, bugün ellerine fırsat geçse yine aynı şeyi yapacakları unutulmamalıdır.
Haçlı seferleri’nin kışkırtıcılığını üstlenen Papa II. Urban, arka plânda tamâmen siyâsî menfaatler elde etmeyi arzuladığı hâlde, “Kutsal savaş” nidâlarıyla hıristiyan halkı galeyâna getirip müslümanların üzerine salarken, onları kışkırtmak için her türlü yalan ve hîleye başvuruyor, uydurduğu asılsız iğvâlarla gönüllerindeki kin ve nefret hislerini canlandırıp harekete geçirmeye çalışıyordu:
“Lânetlenmiş bir millet, hıristiyan beldelerini kasıp kavurdu, ateş ve zulüm yağdırdı. Bu alçaklıkların intikamını, Tanrı’nın kahramanlıkta diğer milletlerden üstün kıldığı (!) sizlerden başka kim alabilir? Vazifelerin en önemlisi mukaddes Kudüs’ü kurtarmak, mukaddes yerleri istilâ eden pis milletten kutsal yerleri geri almaktır.”
“Tanrı, İsa’ya tapanların yardımına koşmaya ve topraklarından uzaklarda, o lânetli ırkı kökünden kazımaya, ister şövalye, ister halktan olsun, ister zengin ister yoksul olsun, herkesi sık sık dâvet etmeniz için, İsa’nın bayrağını taşıyan sizleri benim ağzımdan teşvik etmektedir.” (Fuad Carım, “Haçlı Seferleri ve Kruvazadlar”, s. 10.)
Haçlı seferlerinde hıristiyan çapulcu sürüsüne önderlik edenlerden Saint Bernard ise, etrafında topladığı kuru kalabalığa şöyle diyordu:
“Kendisini düşmanlarına karşı savunmayanları cezâlandıracağını bildirmeye ulu Tanrı beni görevlendirmiştir. Hemen silâha sarılın; savaşta hepinizi mukaddes bir hınç canlandırsın ve hıristiyanlık âlemi, elçinin ‘Kılıcını kana batırmayana yazıklar olsun!’ sözleriyle çınlasın...” (Fuad Carım, “Haçlı Seferleri ve Kruvazadlar”, s. 12.)
Bu asâletsiz papaz takımı, bu gibi sözlerle, etraflarındaki câhillere her ne kadar kendilerinin ilâhî bir vazife gördüklerini ispatlamaya çalışmışlarsa da, aralarındaki insaf ve vicdan sâhibi bâzı papazları dahi kandıramamışlardır.
Nitekim bölge halkına her türlü vahşeti, katli ve dayanılmaz işkenceyi revâ gören, insanlıktan zerre kadar nasip alamamış bu barbar haçlı sürüsünün çirkin katliamlarından tiksinen L. Pierre Anquetil adlı râhip, yazdığı eserde: “Sâdece dinî hislerle hareket eden pek az haçlı vardı” derken; yine yapılan çirkin işlere tahammül edemeyen İngiliz târihçi Thomas Fuller’de; “Şeytanın aşağılık hizmetkârlarının Allah’ın askeri hâline geldiklerini görmek çok hazin bir şeydi!..” diyerek, haçlı gürûhunun katliamlarından duyduğu utanç ve nefreti dile getirmişti.(Thomas Fuller - Holywar “Kutsal Savaş veya Haçlı Seferleri Tarihi”, c. 1, Bölüm 24.)
Vahşet ve yamyamlık duygularını müslümanların etleriyle ve kanlarıyla bastırmak için yola koyulan haçlı gürûhu, iddiâ edildiği gibi soylu ve asil (!) askerlerden değil, aksine tamâmen dengesi bozuk, çürük-çarık, seviyesiz mahlûklardan ibâret olan “suçlular, bulaşıcı hastalık taşıyanlar, günahkârlar, dinsizler, kutsal şeylere karşı saygısız hırsız ve haydutlar, kâtiller, kendi ana veya babasını öldürenler, yalancı tanıklıktan suçlu olanlar, zinâ işleyen erkekler, vatan hâinleri, korsanlar, fâhişe tüccarları, ayyaşlar, tâlih oyuncuları, ikiyüzlü keşişler, genelevde yaşamak için kocalarını terk eden kadınlar ve gerçek eşlerini bırakıp yerine başkalarını alan erkekler”den meydana geliyordu. (“Batı’nın Doğu Politikasının Ahlâken İflâsı”, trc.: Ziyad Ebuzziyâ, Ankara, 1988, s. 100, 105.)
Haçlıları temsil makâmında bulunmasına rağmen râhip Fleury de haçlı seferlerine katılan hıristiyan süvârileri hakkında; “Haçlı seferi, borca boğulmuş kimselere borçlarından kurtulmak için, mücrimlerin ve mahkûmların cezâ çekmemeleri için, kilise nizamlarına uymamaktan disiplin cezalarına çarptırılmış ruhbanın affedilmeleri için, manastırın ağır hayatına dayanamayan rahiplerin manastırı terk edebilmeleri için, hayat kadınlarına mesleklerini daha serbestçe icrâ imkânı bulabilmeleri için fırsatlar ve kolaylıklar bahşediyordu. Bunlar gözönüne alınarak, haçlı gürûhunun ne gibi insanlardan oluştuğu düşünülsün!” demekten kendini alamıyordu.(R. C. Financane, “Soldiers of the Faith: Crusaders and Muslims at War”, s. 39. bas.: London, 1983.)

Haçlılar’ın Katlettikleri Türkler’in
Etlerini Kızartıp Yemeleri:
Fransız Akademisi üyelerinden Funck Bretano’nun ifâdesine göre; vahşî hayvan sürülerinden farksız olan haçlı gürûhu 1096 yılında Anadolu topraklarına saldırdıklarında, İznik civârında yakaladıkları müslüman çocukları parçalamışlar, etlerini şişlere geçirip ateşte kızartmışlar ve henüz pişmeden çiğ çiğ yutmuşlardı. Antakya’ya ulaştıklarında ise, başlarındaki kan içi papaz Pierre I’Ermit’in ısrârıyla, yerlerde yatan şehid Türkler’in cesedlerini birer birer toplamışlar, etlerini kemiklerinden ayırmışlar; sonra da tuzlamış, pişirmiş ve karınlarını bununla doyurmuşlardı. Onlar kızarttıkları müslüman etleriyle iştahlarını (!) tatmin ederken, ölenlerin zincire vurulmuş olan yakınları da surlardan büyük bir acı ve çâresizlik içinde, gözyaşları dökerek olup biteni seyrediyorlardı.
Brentano eserinde devamla, Fransızlar’ın millî destan (!) olarak kabul ettikleri “Chanson d’Antioche”den şu tüyler ürpertici satırları nakleder:
“Antakya önlerinde açlıktan şikâyet eden haçlılara, hıristiyan din adamı (!) Pierre I’Ermit şu tavsiyede bulunur: ‘Açlığınızın sebebi korkaklığınızdır. Türk cesedlerini toplayın! Tuzlayarak pişirilirse daha lezzetli olur!..” Bunun üzerine haçlılar onun dediğini yaptılar.” (Funck Brentano, “Les Croisades”, Paris 1934, s. 24.)
Bugün kendilerini medenî olarak tanıtmaya çalışan ve müslüman devletlere kendilerince medeniyet dersi vermeye kalkışan batılı ülkelerin nasıl bir dinî ve millî geçmişe sâhip olduklarını, soylarının ve köklerinin nasıl bir asla dayandığını bu gibi “Millî Destan”larından açıkça görmek mümkündür. Bugün ellerine fırsat geçse, yine aynı şeyleri yapacaklarında şüphe yoktur. (Avrupa dillerinin ilk yazılı eserleri arasındaki bu gibi birçok destan, Türkler aleyhindeki söz ve iftiralarla doludur.)
Gözlerini kan ve vahşet bürümüş olan haçlı gürûhu yalnız bu kadarıyla kalmamışlar, Antakya’ya saldırdıklarında yaklaşık on bin Türk’ü boğazlayarak, bölgedeki bütün câmileri yakmışlardı. Nitekim hâdiseyi bizzat gözleriyle gören papaz Lemoine yapılan yağma ve katliamdan bahsederken; “Bizimkiler sokakları dolaşıyor, rastladıkları çocuklarla ihtiyarları paramparça ediyorlardı. Ancak o gün herkes boğazlanamadı. Ertesi gün bizimkiler geri kalanları kestiler.” demişti.(Funck Brentano, “Les Croisades”, Paris 1934, s. 57)
Hıristiyan târihçilerinden Ch. Mills ise, Fransa kralı I. Philippe’nin torunu olan Bohémond’un mide bulandırıcı bir gaddarlığından söz ederek:
“Antakya’da Bohémond, birkaç Türk esirini boğazlattı; herkesin gözü önünde kızarttı. Sonra seyredenlere seslenerek, iştahını tatmin etmek için geldiğini söyledi.” diyordu.(Ch. Mills, “Histoire des Croisades - Haçlı Seferleri Tarihi”, s. 66, 183.)
Kana susamış olan azgın haçlı sürüsü, Halep’in Maarra kasabasını ele geçirdikten sonra baş gösteren açlıkta da; on beş gün boyunca bataklıkta kalmış olan binlerce müslümanın çürümüş ve kokmuş cesedlerini birer birer parçalamış, sonra da oturup tuzlayarak büyük bir iştahla yutmuşlardı.
Haçlı gürûhunun elebaşıları 1099 milâdî yılında papaya gönderdikleri mektupta, Maarra’da hüküm süren kıtlıkta, karınlarını öldürdükleri müslümanların etlerini yiyerek doyurduklarını açık açık söylemekten çekinmiyorlardı.
Nitekim Fransız târihçilerinden Rudolf of Caen de, onların bu iğrenç fiillerinden behsederek şöyle diyordu: “Askerlerimiz Maarra’da dinsizlerin (müslümanların) yetişkinlerini yemek kazanlarında kaynar suyla haşladılar; çocukları şişlere geçirerek öldürdüler ve sonra da ızgarada pişirip yediler.” (Amin Maalouf, “The Crusades Through Arab Eyes”; London, al-Saqi Books, bas.: 1984, s. 38.)
Birinci Haçlı seferi’nin meydana geldiği 1099 yılında, Frank kumandanı Raymond Maaratü’n-Nu’man şehrini işgâl etmiş ve bu esnâda yüz binden fazla müslümanı hunharca ve acımasızca katletmişti. Aralarında her türlü pislik ve necislik yaygın olduğu için, bu esnâda haçlılar arasında şiddetli bir kıtlık ve salgın başgöstermişti. Frank ordusunda bulunan ve yaşananlara şâhid olan bir hıristiyanın ifâdesine göre, insanlıkla hiçbir alâkaları bulunmayan bu barbar sürüsü, açlıklarını yerde yatan kokmuş müslümanların etini yiyerek bastırmaya çalışmışlardı:
“Öylesine kıtlık vardı ki, adamlarımız bir süre önce öldürdükleri kimselerin butlarından parçalar kopartıp ateşte kızartıyor ve daha tam pişmeden vahşi ağızlarıyla eti silip süpürüyorlardı.”(“The Crusades Through Arab Eyes”, s. 38-39.)

Haçlıların İğrenç İcraatları:
Haçlıların barbarlık ve azgınlıkları, tiksindirici iş ve icraatları yalnız bunlarla sınırlı değildi. Funck Brentano’nun zikrettiği şu mide bulandırıcı sahneler, hayvan sürüsünden farksız olan bu medeniyetsiz gürûhun, insanların değil, hayvanların bile yapamayacağı çirkinlikte işlere bulaştıklarını göstermektedir:
“Bizimkiler susuzluklarını giderebilmek için at ve eşeklerin damarlarını kesip kanlarını ve idrarlarını içtiler. Bazıları lâğımlara kuşaklarını ve paçavralarını daldırıp, bunlarda toplanan suyu emerlerdi. Kimi de arkadaşının idrarını avuçlarına doldurarak içerdi.” (Funck Brentano, “Les Croisades”, s. 76-78, bas.: Paris, 1934.)

Kudüs’te Sel Olup Akan
Müslüman Kanı:
Kudüs’ü istilâ eden vahşî haçlı sürüleri 1096 yılında yetmiş bin müslümanı kılıçtan geçirmişler, yaptıkları bu büyük katliam yetmezmiş gibi, Hazret-i Ömer Câmii’ne sığınan on bin müslüman’ı da boğazlayarak şehid etmişlerdi. Müslümanların kısa bir süre önce huzur ve güven içinde yaşadıkları topraklar, haçlı sürülerinin işgâlinden sonra âdetâ bir mezbahaya dönmüştü.
Birinci Haçlı seferi’nde müslümanların katledilmesine öncülük eden Godefroy de Bouillon, etrâfındaki cânîlere müslümanların etini pişirmelerini tavsiye eden Papa II. Urban’a yazdığı mektupta, Kudüs topraklarını müslümanların kanlarıyla sulamaktan ve kendince “İsâ’nın rûhunu hoşnut etme”yi başarmaktan (!) duyduğu vahşî sevinci, akılları donduran bir üslûpla şöyle bildiriyordu:
“Kudüs’te bulunan bütün Müslümanları katlettik, malûmunuz olsun ki, Süleyman mâbedinde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslüman kanına batmış olarak yüzüyoruz!.” (Necati Kotan, “Tarih Fıkraları”, İstanbul, 1988, s. 80)
Üç gün boyunca Kudüs sokaklarını remen kana boyayan, bütün Kudüs’ü parçalanmış müslüman cesedleriyle dolduran, en kanlı cânîlere dahî parmak ısırtan bu eşi-benzeri görülmemiş vahşet, başka bir kaynakta şöyle târif ediliyordu:
“Haçlılar şehri istilâ ederken, Kudüs’te öldürülen Müslümanların kanının ayak bileği hizâsına çıktığı söyleniyordu.” (Louis Brehier, “Histoire Anonyme De La Premiére Croisade”, bas.: Paris, 1924.)
Öldürülenlerin çoğu da kadın ve çocuktu!..
Gaddarlığın ve vahşetin çığırından çıktığı; insanlık târihinin bir benzerine rastlamadığı, başlı başına bir barbarlık numûnesi olan Kudüs katliâmı başka bir eserde şu sözlerle anlatıyordu: “Katliâm korkunçtu!.. Öldürülenlerin kanları sokaklarda akıyor, atıyla gezenlerin üzerine sıçrıyordu. Akşam karanlığında haçlılar, sevinçten haykırarak kiliseye geldiler ve kana bulanmış ellerini âyin için uzattılar.” (G. E. Perry, “The Middle East: Fourteen Islamic Centuries Englewood Cliffs”, s. 78, bas.: 1983.)
İlk Haçlı seferi’ne bizzat iştirak etmiş bir şövalyenin, daha sonra kaleme aldığı hâtıralarında bizzat görgü şâhidi olarak aktardığı şu mâlumat da en az yukarıdaki kadar tüyler ürperticidir: “Böyle bir katliâmı o güne kadar hiç kimse ne duymuş, ne de görmüştü! Ölüler piramitler şeklinde yığınlar hâline getirilerek yakıldı. Sayılarının ne olduğunu Tanrı bilir.” (T. G. Djuvara, “Türkiye’yi Parçalamak İçin 100 Plân”, s. 37, bas.: İstanbul, 1979.)
Diğer yandan el-Bara şehrinde, büyük-küçük, kadın-erkek demeden bütün şehir ahâlisi kılıçtan geçirilmiş; Hayfa’da ise şehri savunan müslüman askerler ve ahâli, kendileri için emin bir yer olduğu söylenerek, dikili bir haç etrafında toplanmış ve ardından hepsi merhametsizce doğranmıştır. Trablus’taki katliâmı ise, ismi bilinmeyen şövalye: “Adamlarımız onları dağıttı ve birçoğunu öldürdü. Şehirde içeceğimiz suların bulunduğu tanklar bile kan ile kirlenmişti.” diye anlatacaktı. (“Türkiye’yi Parçalamak İçin 100 Plân”, s. 37.)
Haçlılar, Kudüs’te işlerini bitirdiklerinde şehir tamamen insan cesetleriyle dolmuştu. Ortaçağ tarihçilerinden Fulcherius Carnotensis, gerçekleşen katliâmın dehşetinden şöyle söz ediyordu: “Şövalye ve askerlerimiz, öldürdükleri insanların midelerini deşip, bağırsaklarının içlerini boşalttılar ve sağken yuttukları altınları aldılar. Bütün evlere giren askerlerimiz, bir kişinin bile sağ kalmasına izin vermediler. Hattâ bebeklerin ve yalvaran kadınların bile!..” Ünlü Arap târihçisi Ebu’l-Fidâ ise “el-Bidâye ve’n-Nihâye” adlı eserinin ilgili kısmında; “Öldürülenlerin büyük bir kısmı Müslümanların ileri gelenleri, âlimleri ve mukaddes mekâna mücâvir olan âbid ve zâhidleriydi.” demekteydi.
Kan ve ete doymayan insan kasaplarının katliâmı, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin bir türlü bitmek tükenmek bilmiyordu. Bunun en büyük örneklerinden biri, Üçüncü Haçlı seferi’ni başlatan İngiliz kralı Aslan Yürekli (!) Richard’ın, bağışlayacağına söz verdiği üç bin müslüman esiri hunharca katletmesiyle ortaya çıkıyordu.
Nitekim “Histoire des Croisades” adını taşıyan dönemin en önemli târih kaynağının yazarı olan Ch. Mills, milletinin başında bulunan bu kana susamış canavarın, insanlığa sığmayacak kadar çirkin olan bu tavrını: “Kanlı Richard, silâhsız ve savunmasız düşmanlarının boğazlanarak denize atılmalarını emretmiş, ancak hunharlıktan daha aşağılık bir tamah hırsıyla hareket ederek, büyük fidye vererek kendilerini kurtarmak imkânına sahip kimseleri bu âkıbetten uzak tutmuştu.” diyerek kınamıştı.(Ch. Mills, “Histoire des Croisades - Haçlı Seferleri Tarihi”, s. 183.)
Oysa Üçüncü Haçlı seferi’nden sonra Selâhaddin Eyyûbi Hazretleri’nin, büyük bir yenilgiye uğrattığı hıristiyan ordusundan tek bir esiri bile öldürmeye insâfı ve vicdânı elvermemişti. Onları katletmek şöyle dursun, çoğunu tek kuruş bile fidye ödemeden salıvermişti.
Bizans imparatoru Alexis Komnen’in kızı Anna, “Alexis Comnen’in Hayatı” adlı kitabında “Barbarlar” diye târif ettiği haçlıların sergiledikleri vahşetten söz ederken: “En büyük eğlencelerinden biri rastladıkları Müslüman çocukları öldürmek, kızartmak ve yemekti.” diyor; Fuller de bu çocukların çok küçük yaşlarda olduklarına dikkati çekerek; “Boğazlanmamaları için yalvarmasını bile bilmeyen, henüz konuşmaya başlamamış çocuklar, zayıflıkları, kahraman bir savaşçının darbeleri karşısında umumiyetle bağışlanma sebebi olan kadınlar bile boğazlandı.” diyordu.(Thomas Fuller - Holywar, “Kutsal Savaş veya Haçlı Seferleri Tarihi”, c. 1, Bölüm 24.)
Alman Tarihçi L. Heeren kendisi de bir hıristiyan olmasına rağmen, insanlık târihi boyunca haçlıların yaptığı çirkin katliâmların bir benzerine rastlanmadığını ifâde ederek: “Bunlar Moğollar veya dinsiz kavimlerin taşkınlıklarıyla meydana gelmiyor, onlardan daha da barbar olan hıristiyanlarca yapılıyordu!” demişti. (L. Heeren, “Essai sur I’influence des Croisades - Haçlı Seferlerinin Tesiri Üzerine Deneme”, s. 414.)
Haçlılar’ın Kudüs’e ulaştıklarında yaptıkları katliam ve mezâlimi, Tyre Başpiskoposu William ise “Historia Rerum in Partihus Transmarins Gestarum” adlı eserinde bütün ayrıntılarıyla tasvir ederek şöyle diyordu:
“Karşılaştıkları her düşmanı, hiçbir ayrıma tabi tutmaksızın yere serdiler. Her taraf kan gölüne dönmüştü, her yerde parçalanmış kafa kümeleri vardı. Katledilenlerin cesedlerini çiğnemeden bir yerden bir yere yürümek imkânsızdı. Komutanlar, zaten değişik yolları zorluyarak şehrin hemen hemen merkezine yaklaşmışlar ve ilerledikçe târif etmek için kelimelerin âciz kaldığı bir katliam yapmışlardı. Arkalarında, düşman kanına susamış ve kendilerini yıkıma adamış bir insan topluluğunun öncüsü?”
“Katledilen çok sayıdaki insan manzarasına, nefret duymaksızın bakmak imkansızdı; her yerde cesed parçaları kol geziyordu. Zemin maktullerin kanlarıyla doluydu. O, sadece kafası gövdesinden ayrılmış ve kötürüm edilen organların, bunlara bakan herkesin tiksintisini uyandıracak şekilde, her tarafa dağılmış cesedler manzarası değildi. Bunlara bakmak, gâliplere, katillerin kendisine bile korkunç geliyordu. Kafadan ayaklara damlayan kanlar, onlarla karşılaşan herkesi dehşete boğuyordu. Sadece Mâbed’in duvarlarında yaklaşık on bin müslümanın yok edildiği bildirilmiştir. İlaveten, şehrin her köşesinde, caddelerde ve mahallelerde uzanan cesetlerin sayısının da bundan az olmadığı tahmin edilmektedir.”
“Askerlerin geri kalanları, ölümden kurtulmak için dar girişlere ve ara yollara saklanmaları muhtemel hayatta kalan sefilleri aramak için şehirde aramadık yer bırakmadılar. Bunlar halkın gözü önünde sürüklenerek koyun gibi boğazlandılar. Bazıları çeteler halinde evlere girerek aile reislerine, bunların eşlerine, çocuklarına ve aile fertlerine her türlü işkenceyi revâ görmüşlerdir. Bu kurbanlar, sefil bir şekilde ölmeleri için ya kılıçtan geçiriliyor ya da yüksek bir yerden kafa üstü yere atılıyordu. Her yağmacı yağmaladığı evin, eşyâlarıyla birlikte dâimî sahibi oluyordu. Çünkü şehrin zaptedilmesinden önce haçlılar, şehri güç kullanarak ele geçirdikten sonra kim tecâvüz yoluyla kendi nâmına birşey kazanırsa, onun mülkiyet hakkına sahip olacağı konusunda anlaşmışlardı. Bunun sonucunda, haçlılar şehri didik didik aradılar ve insanları pervâsızca katlettiler.” (Z. Serdar - M. W. Davies, “Batı Irkçılığının Kaynakları”, s. 39-40. )
Böyle bir zulüm, böyle bir vahşet târih boyunca görülmemişti!

Endülüs’teki Müslümanların Hıristiyanlar
Tarafından Hunharca Katledilişi:
Müslümanların Endülüs’te büyük bir medeniyet kurmalarını hazmedemeyen İspanyol kilisesi, hâkimiyetleri altında bulunan Endülüs’lü müslümanlara hıristiyan olmaları veyâ bölgeyi terketmeleri yönünde baskı yapmaya başlamış; kısa bir müddet sonra Engizisyon mahkemeleri aracılığıyla, bölgedeki müslüman halka uygulanan baskı, yapılan işkence ve şiddet son haddine varmıştı.
Gustave le Bon, İspanya’daki hıristiyanların müslümanlara yaptıkları barbarlık ve zulmün vahşet ve soykırım seviyesine ulaştığını “Civilasition des Arabes” adlı eserinde şöyle anlatır:
“Zafer kazanan hıristiyanların mağlûp Müslümanlar’a karşı icrâ ettikleri her çeşit zulüm ve katliamların hikâyelerini titremeden okumak mümkün değildir! Onları zorla vaftiz ettirdiler. Kutsal (!) Engizisyon mahkemelerine teslim ederek kabil olduğu kadar diri diri yakılmalarını sağladılar. Bu işleri kestirmeden halletmek için de Tuleytule başrahibi hıristiyanlığı kabul etmeyen bütün Araplar’ın kılıçtan geçirilmelerini emretti. Dominiken tarikatı papazı daha da kestirme hareket etti. Kadın ve çocuklar dâhil, ne kadar müslüman varsa kafalarının uçurulması emrini verdi. İspanya’nın yüksek tabakasını, aydınlarını ve sanâyicilerini teşkil eden üç milyon Arap ya öldürüldü, ya da yarımadadan dışarı atıldı. Sekiz asırdan beri Avrupa’nın üzerine ışık saçan parlak medeniyetleri ebediyyen söndü. Bu korkunç katliamlar yanında, ‘Saint Barteleni Gecesi’ (Protestanların katolikler tarafından katledilme gecesi) basit bir arbede gibi kalır. Şunu da itiraf etmek gerekir ki, en vahşî istilâcılar arasında bile, bu derece korkunç katliamlarda bulunan tek bir kimse gösterilemez!” (Gustave le Bon, “Civilasition des Arabes”, s. 129, 160.)
Bu onların, küfürleri nedeniyle kalplerinin kaskatı oluşundan, gönüllerinde merhametten eser dahî bulunmayışından ileri geliyordu.

Kazıklı Voyvoda’nın Uyguladığı
Katliam ve Vahşet:
Macarlar’ın ‘Drakul’, yani şeytan, Ulahlar’ın ‘Çpelpuç’, yani cellâd, Türkler’in de “Kazıklı Voyvoda” diye isimlendirdiği, ölümünden asırlar sonra filmlere konu olan III. Vlad Tepeş, Fâtih Sultan Mehmed Han döneminde Eflâk voyvodalığına tâyin edilen, ancak kendi halkına uyguladığı görülmemiş işkenceler ve pâdişâha karşı yeltendiği isyan nedeniyle alaşağı edilen zâlim ve gaddar bir kimseydi. Hattâ bu sebeple, dönemin târihçilerinden Tursun Bey “Târîh-i Ebu’l-Feth” adlı eserinde onu “Keferenin Haccac’ı” diye isimlendirmişti.
Kazıklı Voyvoda’nın en sevdiği cezâ yöntemi kazık işkencesiydi. Yemek yerken, kazıklara oturtulmuş insanların çığlıklar içinde can çekişmesini seyrederdi. Hayvanları da kazığa oturtur, öldüttüğü annelerin kızartılmış etlerini çocuklarına zorla yedirirdi. Bazen de annelerin göğüslerini kestirip yerine çocukların başlarını diktirir; insanları doğrayarak çömlek içinde pişirtirdi.
Onun binlerce insanı nasıl acımasızca katlettiğini dönemin papalık elçisi Modrusa şöyle târif etmekteydi:
“Kimilerini arabanın tekerlekleri altında kemiklerini kırdırarak öldürttü, kimilerinin bağırsaklarına varıncaya kadar derilerini yüzdürttü; kimilerini ya kazıklara geçirtti, ya da kor hâlindeki kömürlerin üzerine yatırttı, kimilerinin ise başlarını, göbeklerini, göğüslerini deldirtti; kazıklara otutarak, kazığın ağızlarından çıkmasını sağladı. Böylece, hiçbir işkence yöntemini ihmâl etmedi. Annelerin göğüslerine kazıklar saplayıp, bebeklerini bu kazıkların üzerine attırdı.” (Zeynep Dramalı, “Canavarlar Galerisinin Esas Oğlanı: Drakula”, Hürriyet Tarih dergisi, 5 Şubat 2003, s. 5.)
Vahşet ve gaddarlıkta sınır tanımayan Kazıklı Voyvada’nın en büyük düşmanı, himâyeleri altında yaşadığı Türkler’di. Bu hıncını tatmin için bir defâsında kazıklara vurulmuş ve işkenceler içinde can vermekte olan Türkler’in karşısına geçerek, onlara baka baka saray halkıyla birlikte büyük bir iştahla yemek yemişti. Eline Türk esir geçtiğinde ayaklarındaki derinin yüzülmesini ve meydana çıkan kırmızı etlerin tuz ile oğuşturulmasını, sonra da elem ve azabın daha da artması için keçilere yalattırılmasını emrederdi. Fâtih Sultan Mehmed tarafından kendisine gönderilen Osmanlı elçileri, sarıklarını başlarından çıkarıp önünde eğilmeyi kabul etmeyince, sarıklarını üçer çivi ile başlarına çiviletmişti.
Târih kaynaklarında bu hâdiseden şöyle bahsedilir:
“Bir gün Türk elçileri geldi. Voyvada’nın huzuruna çıkınca onu kendi geleneklerine uygun şekilde selâmladılar. Sarıklarını çıkarmamışlardı. Drakula sordu: ‘Büyük bir prensin huzurundasınız, niçin böyle davranıyorsunuz?’ Osmanlı elçileri dediler ki: ‘Bizim ülkemizde gelenek bu şekildedir!’ Bunun üzerine Drakula, ‘Ben de geleneğinizi pekiştireceğim!’ diyerek, elçilerin sarıklarının kafalarına çivilerle, bir daha çıkarılamayacak şekilde çakılmasını emretti. Ardından da ‘Şimdi gidin pâdişahınıza söyleyin, sizin geleneklerinize boyun eğmem!’ dedi. Ancak kafalarına sarıkları çivilenmiş elçiler, hayatlarını kaybettiklerinden mesajı ulaştıramadılar.” (Zeynep Dramalı, “Canavarlar Galerisinin Esas Oğlanı: Drakula”, a.g.d., s. 5.)
Drakula’nın korkunç işkenceleri yalnız Müslüman Türkler’le sınırlı kalmıyordu. Kendi halkından gömleği çok kısa ve pantolonu dar bir köylünün karısını, kocasını ortalıkta böyle dolaştırdığı için önce kazığa geçirtti, sonra da adamı yeni bir kadınla evlendirip, yeni kadına da kocasına iyi bakmazsa adamın eski karısının durumuna düşeceğini tenbihledi. Voyvoda’nın zulmünden korkan zavallı kadın, herhangi bir sebeple Drakula’nın öfkesini üstüne çekmemek için, ömrü boyunca saçını süpürge ederek kocasına baktı. Evli bir kadın evlilik dışı bir ilişki kurarsa, ya tenâsül uzvunu kestirir, ya da diri diri derisini yüzdürür; sonra da derisi yüzülmüş vücüdu ve deriyi ayrı ayrı şehirlerin ana meydanlarında halka teşhir ettirirdi. Aynı cezâyı bekâretini koruyamayan kızlara ve namuslarına sahip çıkmayan dullara da tatbik ettirirdi.
Târih boyunca yaşamış en zâlim ve gaddar hükümdarlardan biri olan Kazıklı Voyvoda’nın yaptığı zulümler haddi aşmış, işlediği korkunç cinâyetler artık mide bulandırıcı bir hâl almıştı. Sefilliğine bakmadan Osmanlı Devleti’ne başkaldırmaya kalkışan acımasız voyvodanın defteri, çok geçmeden cihan hükümdârı Fâtih Sultan Mehmed Hân tarafından dürüldü ve yaktığı fitne ve katliam ateşi bir daha alevlenmemek üzere söndü.
Pâdişah’ın kudretli pençesiyle köşeye kıstırılan Kazıklı’nın saltanat ve iktidârı tamâmen dağılmakla kalmadı, binbir güçlükle kaçıp sığındığı Macaristan’da kıskıvrak yakalanarak başı gövdesinden ayrıldı.

Yahudilerin Filistin’de Yaptıkları
Soykırım ve Vahşet:
İsmâil Çolak’ın “Filistin’de Yamyamlara Şapka Çıkarttıran Haçlı-Siyon Barbarlığı” adlı makâlesindeki şu tespitleri, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra Arap yarımadasını kan gölüne çeviren yahudi vahşetini özetleyecek mâhiyettedir:
“Haçlı Seferlerinden asırlar sonra Osmanlı hâkimiyetinin sona ermesiyle beraber, bölge ikinci bir şedit/kanlı barbarlık ve soykırım dalgasıyla daha karşılaşacaktı: “Siyonist Vahşet”... Osmanlı’nın bıraktığı boşluğu sonuna kadar değerlendiren Siyonistler, İngilizlerin de desteğini arkalarına alarak Filistin’de bir Yahudi Devleti kurabilmek için siyasî arenada sarfedilen mücadeleler kadar Yahudi göçmenlerin Filistin’e yerleşmelerini, toprak sâhibi olmalarını ve nüfus bakımından çoğunluğu ele geçirmelerini de oldukça önemsiyorlardı. Göçmenlere daha fazla yer açabilmek için ne kadar fazla Filistinli katledilirse kâr düşüncesiyle hareket eden Siyonistler, Kudüs ve Filistin’i kana bulamaya şu parolayla ahdetmişlerdi: ‘Vatansız bir halk için halksız bir vatan!’ (Alan R. Taylor, ‘İsrail’in Doğuşu’, bas.: İstanbul, 1992. s. 1362.)
Kendilerine gönderilen Peygamberleri dahi fütursuzca katleden, yeryüzünün en bozguncu ve lânetlik kavmi olan Yahudiler, Filistinlileri yok ederken (aynen haçlı papazlarının yaptığı gibi) muharref Tevrat’ın şu hâlis barbarlık tavsiyelerini düstur ediniyorlardı: ‘Rabbin Musa’ya emretmiş olduğu gibi bütün erkekleri öldürdüler, kadınları esir aldılar, bütün şehirleri yaktılar... Bütün erkek çocukları ve bir erkekle karı koca hayatı yaşamış bütün kadınları öldürün. Fakat bütün bâkireleri kendinize saklayın!’ (Edward Said, “Oryantalizm”, s. 477, trc.: S. Ayaz, bas.: İstanbul, 1989.)
Avrupa’da soykırıma mâruz kalan yahudiler, bu defa aynı yöntemle kendileri Filistin’de soykırımın daniskasına girişmekte bir mahzur görmeyeceklerdi. Bu cümleden olarak, 1900’lerin başında Filistin’deki yahudi nüfus yüzde 10’un altındayken, programlı çalışmalar netîcesinde, 1920’lerde 100 bine, 1930’larda 232 bine, 1947’de de 630 bine çıkaracaklardı.
Bu faaliyetler başlangıçta sözde gâyet mâsumâne yöntemlerle icrâ edilirken 1930’lu yıllardan îtibaren İngiliz mandasının da teşvikiyle yerini tamamen terörist metodlara ve toplu katliamlara bırakacaktı. Haganah, Irgun ve Stern gibi Siyonist terör örgütleri, İsrail’in kuruluş sürecinde eylemlerde bulunup, her türlü insanlık dışı yola müracaat etmekten çekinmeyeceklerdi. Soykırımın en âlâsını irtikap ederek Filistin köylerini boşaltıyor, Yahudi göçmenlere yeni yerleşim alanları açıyorlardı. Misâlen, 1947-1948 arasında 500’den fazla kent, kasaba ve köye kanlı baskınlar tertipleyip haritadan silerek, 950 bin olan Filistinli sayısını 138 bine düşürmenin üstesinden gelmeyi becermişlerdi. Terörün amacı apaçık ortadaydı; ya öldürüp yok etmek, ya tedhiş hareketleriyle kaçırtmak ya da hiçbiri olmazsa köleleştirerek yaşamaya mahkûm etmek. Tel Aviv Belediye Başkanlarından General Shlomo Lahat, günümüze uzanan çizgide değişmeyen bahis konusu ‘Siyonist taktiği’ şöyle sloganlaştırmıştı: ‘Filistinliler bu topraklarda köle olarak yaşamayı kabul edinceye kadar katliamı sürdürmeliyiz!..’
Nitekim dediklerini de yaptılar; 1 Ocak 1948’de Filistin’de 600 bin Yahudi, bunun iki misli Arap yaşarken; 1 Ocak 1950’de Arapların sayısını soykırım ve tehcirle 150 bine indirmeye muvaffak oldular. İsrail’in kuruluşundan Arap-İsrail Savaşı’na değin yurtlarından sürülen Filistinli mültecilerin sayısı 5 milyona ulaşacaktı. Kısacası Filistin, şirretlikte sınır tanımayan Siyonistlerin eliyle, koca bir kan gölüne, kabristana ve ıssızlığa dönüşen talihsiz bir diyar haline getirilecekti. Ve Filistin’i Müslüman’dan arındırma faaliyetleri zincirleme bir surette kesintisiz olarak toplu gösterime sunulan birbirinden kanlı katliamlarla idame edecekti: Kral Davut katliamı, Deir Yasin katliamı, Saf Saf Köyü katliamı, Kibya Köyü katliamı...
Hele Eylül 1982’deki ‘Sabra ve Şatila Katliamı’, Haçlı Seferleri esnasındaki emsâllerini hiç de aratmayacak türde, dünyayı insanlığından utandıracak ve kanını kelimenin tam anlamıyla donduracak çaptaydı ve emri veren de Savunma Bakanı hüviyetiyle ‘Beyrut Kasabı’, ‘Buldozer’ nâmıyla müsemmâ, Haganah’ın azılılarından Ariel Şaron idi. İsrail’in Lübnan’ı işgâli sırasında, Filistinli mültecilerin yaşadığı kamplar kuşatılmış ve kundaktaki bebeklerden eli silahsız hareket eden binlerce masum insana dek (çoğu çocuk 2500 kişi) hunharca kurşuna dizilmişlerdi. Sokaklar haçlı seferlerini andırırcasına üst üste yığılan cesetlerle dolmuş ve kan kokusu tahammül edilmez bir hâl almıştı.
Bu ve bundan sonraki katliamların en baş fâillerinden olan Ariel Şaron’un aşağıdaki sözlerinin haçlı seferlerine komuta eden kan içici canavarlardan hiçbir farkı yoktu: ‘Yemin ederim ki; eğer ben sıradan bir İsrail vatandaşı olsaydım, gördüğüm her Filistinli’yi yakardım, acı çekerek ölmesini sağlardım. Refah’ta 750 Filistinli’yi öldürmüştüm. Arap kızlarına tecavüz etmelerini sağlayarak askerlerimi cesaretlendirmeye çalışıyordum. Filistinli kadınlar yahudilerin ancak kölesi olabilir. Biz onlara istediğimizi yapabiliriz. Kimse bize ne yapmamız gerektiğini söyleyemez. Ama biz herkese ne yapacağını söyleriz!..’ Şaron ve diğer Siyonist teröristler, kanlı eylemlerinde daima, İsrail’in kurucusu Ben Gurion’un şu doktrini istikâmetinde hareket ediyorlardı: ‘Kadın ve çocuklar dâhil savunmasız, mâsum insanları acımasızca vurmak gerekir.’
Şaron ve avânelerinin insanlıktan zerrece nasibini almamış menhûs anlayışı İsrail’in Filistin’lilere bakışı ve muamelesinde de kendisini belli etmiştir. İsrail’in gözünde, kendisine karşı direnen Filistin’liler ya ahmak bir vahşî ya da varlık olarak ciddiye alınmayacak kemiyetten öte bir anlam ifâde etmemiştir. Zirâ yasalara göre, ancak yahudinin tam vatandaşlık hakkı mevcuttur ve muhâcereti hiçbir sûrette tahdîde tâbî değildir. Vatanı gasp edilen toprakların gerçek sâhibi Filistin’lilere ise, ‘daha az gelişmiş’ olduklarından ötürü yahudilerden daha az ve basit haklar tanınmıştır.
Buraya kadar zikrini ettiğimiz gerçekleri, istisnaî bir vicdan ehli hakikatperest ve ‘onlardan birisi’ olarak İsrailli muhalif yazar İsrael Şamir’in şu muhteşem itiraf tespitleri adeta taçlandırmaktadır: ‘Yahudi ordumuz sivilleri öldürüyor, evleri yıkıyor, milyonları açlığa mahkûm ediyor ve Filistin köylerini ablukaya alıyor; işlediğimiz suçlar Çeçenistan ve Afganistan’daki Rus zulmünü, Vietnam’daki Amerikan zulmünü, Bosna’daki Sırp zulmünü geçti. Alman Nazilerinin sevmediğimiz yanı nedir; ırkçılıkları mı? Bizim ırkçılığımız daha az ve daha az zehirsiz değil! Biz ırkçılığa başkası öyle olduğunda karşıyız. Biz ölüm mangalarına ve gizli operasyonlara bize karşı yapıldığı sürece karşıyız. Kendi kâtillerimiz, yahudi özel kuvvetleri bizim övünç kaynağımız. Yahudi devleti, yasal olarak cinayet mangaları bulunduran, katliam politikası güden, Ortaçağ işkenceleri uygulayan dünyadaki tek yerdir!..’ (İsrael Şamir, ‘Kaybedilen Ateş İmtihanı’, trc.: A. Ünaltay, Yarın Dergisi, Mayıs - 2002.)
İsrail bildik terörist taktik ve usûlleri, şiddeti ve toplu kıyım ölçeği daha da büyütülmüş bir vaziyette bugün de bütün hızıyla sürdürmektedir. Geride bıraktığımız yıl İsrail, güyâ terörle mücadele yalanını kalkan yaparak Filistin topraklarını yine kana ve jenoside boğmaya muvaffak oldu. Binlerce insan tanklardan ve uçaklardan atılan tonlarca bombanın altınca can verdi ve feryad ü figanları yere göğe sığmadı. Bu defa ki katliamların tarihteki emsâllerinden tek farkı, telekomünikasyon imkânlarının altın çağında yaşayan sözüm ona medenî dünyanın gözü önünde canlı yayın eşliğinde yapılmasıydı. Yüz binlerce Filistinlinin hayatı ve geleceği, sınıfta kalması bir kez daha tescillenen yahudi medeniyetinin insafsızlık ve azgınlığı altında mükerreren karardı. hıristiyanlar bahis konusu olduğunda kıyametler kopartan ve hümanizm edebiyatında mangalda kül bırakmayan sözde çağdaş Batı her zamanki alışkanlığıyla bunlara da sağır sultan kesilmeyi tercih etmişti.
Tüm dünyanın kahredici duyarsızlığı sayesinde Siyonist vahşet ve soykırım olanca şirretliğiyle maalesef rutinleşmiş ve kanıksanmış bir hâlde devam etmektedir. Dünya kamuoyu, Bosna ve Kosova’da patlak veren Sırp katliamına gösterdiği duyarlı ve caydırıcı tepkiyi, Filistin’de yıllardır süre giden İsrail barbarlığına karşı aynı ölçüde göstermekten imtinâ etmemelidir. İslâm Dünyası’nın göbeğindeki bu zulüm ve fitne odağının etkisiz hâle getirilmesi Müslümanların ve tüm medenî dünyanın insanlık ve boyun borcudur. Şaron ve hempalarının tıpkı Miloşeviç gibi savaş suçlusu sıfatıyla yargılanmaması; daha da mühimi Batı ve işbirlikçisi İsrail’e, tarihten bugüne irtikap ettikleri katliamların hesabının sorulmaması insanlık âlemi için en âlâ bir kara leke ve ayıp olarak yeter de artar bile. Şurası katî bir gerçek ki, haçlılar ve Siyonistler, Kudüs ve Filistin’de hep terör estirdiler, kan ve gözyaşına doymak bilmediler; o hâlde bölgenin aradığı ideal barış ve saâdeti, geçmişte olduğu gibi bugün de, yine İslâm’ın insancıl, âdil, müsâmahakâr ve kuşatıcı inanç ve yönetim anlayışı hakiki mânâda tesis edebilecektir.
Zulüm ile âbâd olanın âhiri mutlaka berbat olacaktır.” (İsmâil Çolak, “Filistin’de Yamyamlara Şapka Çıkarttıran Haçlı-Siyon Barbarlığı”, Vuslat Dergisi / 10. 01. 2006, sayı: 55.)



Bitmeyen Vahşet,
Eksilmeyen Soykırımcı Niyet!
Batı, sadece müslümanlara karşı değil, bütün insanlığa benzer soykırım ve vahşetler yapmıştır.


Amerika’da Yerli Soykırımı:
“1492’de Hispaniola diye adlandırdığı adalara ayak bastığında, ilk kez gördükleri beyaz insanları dostça karşılayan yerlileri, Colon şöyle tanımlayacaktır: ‘Hemcinslerini kendileri kadar seviyorlar. Sevimli ve yumuşak bir konuşma tarzları var. Hep gülümsüyorlar.’ Las Casas da Colon’a katılarak, bu dünya cennetinin sakinleri hakkında şunları söyler: ‘Ne hırs, ne gurur, ne küfür, ne de adlarını bile bilmedikleri başka birçok kötü huydan haberleri var.’
Sömürgeci, art niyetli, ihtiyatlı, silâhlı ve köpeklidir. Yalnızca Amerika’nın değil, köpeklerle insan avlama yönteminin de Colon tarafından keşfedildiği söylenir. .... yerlilerle savaşırken aldıkları yaralarla ün kazanan Becerillo, oğlu Leoncillo, Amadis, Calisto, Amigo... adlı köpeklerden övgüyle sözedilir. ... İnsanları parçalatmak üzere köpek yetiştiren sömürgecilerle yerliler arasındaki anlayış farkı, farklı uygarlıkların yokedilmesine yol açan unsurlardandır.
Colon gerçek niyetini şu sözcüklerle açığa vuracaktır: ‘Dünyada varolan en değerli şey altındır. Ona sahip olan, her istediğini yapar. Ruhları cennete bile koyar.’
Toribio de Benavente Motolinia, yerlilerin sinekler gibi ölmesine yol açan koşulları ... olarak sunsa da, şunları eklemekten kendini alamayacaktır: ‘Böylesine bir felaketin nedeni sorulacak olursa, bunun açgözlülük olduğunu, kasaya bir kaç altın külçesi daha atma hırsı olduğunu söylerim.’
... tüm Avrupa’ya, yılda ortalama iki yüz elli ton gümüş ve beş buçuk ton altın, köle işgücünün madenlerde yokolması sayılmazsa, neredeyse karşılıksız akmaya başlayacaktır.
... Kendilerine hıristiyan diyen bu insanlar, onları izliyen, sakin ve savunmasız yerlilerin karşısında, birden içlerine şeytan girmiş gibi kılıçlarına sarılır ve nedensizce, bir köy halkını yokederler. Kadın ve çocukların ırzına geçmek, bebekleri analarının kucağından alıp, onların gözleri önünde köpeklere parçalattırmak ya da bacaklarından tutup kayalara vurarak öldürmek, dil, burun, meme, kol, bacak kesmek, insanları canlı canlı yakmak ya da aç bırakarak ölüme göndermek yaygın sömürge eğlencelerindendir. Zevk için öldürülmedikleri zaman da, yerlilerin içinde bulundukları zorla çalıştırılma koşulları öylesine tüketicidir ki, kadın ve erkeklerin üremeye yönelik etkinlikleri sıfırlanmış, nüfus çoğalmaz olmuştur. Tek tük rastlanan hamileliklerde, analar, ümitsizlikten, çocuklarını düşürmek için her yönteme başvurur, bunu yapamazlarsa bebekleri boğarlar. Kaldı ki, sütten kesilmiş olduklarından, onları öldürmeseler bile, çocuklarının yaşaması yine de mümkün değildir. .... yetişkin yerlilerin çoğu, beyazların eline düşmektense, kurtuluşu kendilerini öldürmekte bulurlar.
Ne var ki, Las Casas’ın örneklerini verdiği bu akıl almaz gaddarlığı, yoketme tutkusunu, sömürgecilerin bu et ve kan sarhoşluğunu yalnızca para hırsıyla açıklamak mümkün değildir. Avrupa’nın toplam nüfusunun aşağı yukarı elli milyon ... İngiltere’nin dört milyon olduğu bir dönemde, 1500’den 1650’ye, Meksika’nın yerli nüfusunu yirmi beş milyondan bir milyona, yeni kıtanın yerli nüfusunu seksen milyondan 10 milyona indirerek, yüz elli yılda insanlığın hemen hemen beşte birini ... ortadan kaldıran felâketin nedenleri daha derinde yatar” (Modern Düşüncenin Doğuşu, İspanyol Altın Çağı, Cemal Bali Akal, sh. 134-138)

Bütün Avrupa
En Az İspanyollar Kadar Soykırımcıdır:
“‘İsponyollar’ dönemin diğer Avrupalılarından ‘ne daha az ne de daha çok insandılar ve ne daha az ne de daha çok insancıldılar.’ Bu görüşü savunanlar için, İngilizlerin ve sonra Amerikalıların davranışları özel bir ilgi konusudur.
... İspanyolların kanlı yağmalarında yalnız olmadığı -Avrupa soyundan gelen başkalarının da mizacen aynı ölçüde soykırıma yatkın oldukları- yönündeki daha ciddi iddia, göreceğimiz gibi, hem daha güvenilir hem de daha doğrudur.” (Amerika’nın Soykırım Tarihi, David E. Stannard, sh. 164)
“...on altıncı yüzyılın ikinci yarısında ... İngilizler de İrlandalıları etkisiz hale getirmekle uğraşıyordu. ...İngiliz toplumu, insanlarının üçte birinin ölmeyecek kadar geçimlik sınırında yaşadığı bir toplumdu ve burada sağlık ve hıfzısıhha koşulları öyle dehşet verici bir durumdaydı ki bir kişinin otuzlu yaşlarının ortalarına dek yaşaması çok nadir görülüyordu. ... on altıncı yüzyılın son yıllarında Essex Vilayet mahkemeleri, cadılıkla ilgili 1500’den fazla suça ilişkin 650 civarında davayı karara bağlamıştı. Yine de Britanya halkı kendisini yeryüzünün en uygar toplumu olarak görüyordu ve çok geçmeden Oliver Cromwell Tanrı’nın İngiliz olduğunu ilan ettiğinde tasvipkâr bir şekilde kafa sallayacaktı. Bundan dolayı bu döneme ait İngiliz risalelerinin ve resmi kayıtlarının, ‘vahşi İrlandalılar’ı ... Kısacası İrlandalılar ‘akıl almaz hayvanlar’dı.” (Amerika’nın Soykırım Tarihi, David E. Stannard, sh. 166)

Kuzey Amerika’da
İngiliz ve Amerikan Vahşeti:
“İngilizler, Kızılderililer’in kampına üşüşerek hareket eden her şeyi kesip biçtiler. ...diğerleri yatakların altına girdiler, diğer bir kısmı ise ‘büyük bir cesaretle saldırıya karşılık verdiler .... Mason daha sonra kendisinin, ‘Onları yakmalıyız’ diye bağırdığını ve ardından da ‘bir meşale yakarak .... Manzara tüyler ürperticiydi ... alevlerin arasında ölenlerin ve Mason’un kan damlayan kılıcından kaçıp yatakların altında büzülenlerin çoğu kadınlar, çocuklar ve güçsüz yaşlı adamlardı.
... Bundan sonra sağ kalan Pequotlar da yakalanarak hemen hemen tamamen yok edildiler. Diğer köyler bulunup yakıldı. Küçük savaşçı grupları kıstırılarak öldürüldü. Açlıktan ölmek üzere olan kadın ve çocuk gruplarının yerleri tespit edilerek yakalandılar ve köle olarak satıldılar. Tabii eğer şanslılarsa. Diğerlerinin elleri ve ayakları bağlanarak limanın hemen gerisinden okyanusa atıldılar.
... John Mason, kasaplığının onuruna Connecticut silahlı kuvvetleri tümgeneralliği makamına terfi etti.” (Amerika’nın Soykırım Tarihi, David E. Stannard, sh. 185-187)
“Kızılderili avı o dönemde New England’da popüler bir spor olmuştu. Yaygın nakaratı söylersek, ‘bizimkilerden yalnız bir kayıpla’ denerek yüzlerce Kızılderilinin öldürülmesine ilişkin rapor üstüne rapor geliyordu. Yine, ‘keşif kolumuzca, Dedham yakınlarındaki ormanlarda, hemen hemen açlıktan ölü vaziyette dolaşırken toplanan çoğu kadın ve çocuk, 26 kadar Kızılderili’nin yakalandığı’ şeklindeki ifadeler de aynı ölçüde yaygındı. Şüphesiz bütün bunlar ‘Tanrının iradesi’ idi, der bu olayları nakleden İngiliz...” (Amerika’nın Soykırım Tarihi, David E. Stannard, sh. 189)
Her şey İngiliz saldırılarıyla başlayıp kılıç ve tüfekle bitmiş ve Büyük Dağılma denilen olayla bölgenin tamamında zirveye ulaşmıştır. ... batı Abenaki halkının ... yok etme oranı %98. ... Mahicanların %92’si, Mohawkların %75’i, doğu Abenakilerin %78’i, Maliseet-Passamaquoddy halkının %67’si yok edilmişti. Vesaire vesaire.
... Avrupalıların, Amerikan yerlilerine yönelik düşmanlıklarında ayrımsız olarak kadın ve çocukları öldürme alışkanlıkları gaddarlıktan fazla bir şey, düpedüz ve kasıtlı bir soykırımdır. Çünkü, kadın ve çocukları öldürülen bir halk yaşayamaz.” (Amerika’nın Soykırım Tarihi, David E. Stannard, sh. 191)
“Korunmak için bir çukura saklanan 30-40 kadar kadın vardı; bunlar altı yaşlarında küçük bir kız çocuğunu ince bir dala bağlanmış beyaz bir bayrakla dışarı gönderdiler; ancak çocuk henüz bir iki adım atmadan, askerler tarafından vuruldu. Bu kadınların hepsi de, ... sonradan öldürüldü. ... Gördüğüm her ölünün kafa derisi yüzülmüştü. Doğmamış çocuğu karnı yarılarak çıkarılan bir kadın gördüm. ... Bunların tamamına yakınının, erkek, kadın ve çocuk, kafa derileri yüzülmüştü. Edep yerleri kesilip çıkarılan bir kadın gördüm. Cesetler korkunç bir şekilde doğranmıştı.
... Çatışmadan sonraki günün sabahı bir hendek içinde gizlenen Kızılderililer arasında küçük bir çocuk gördüm, hala sağdı. 3. Alaydan bir binbaşı tabancasını çıkarıp bir darbede çocuğun kafasını patlattı.” (Amerika’nın Soykırım Tarihi, David E. Stannard, sh. 210)
Alıntılar yaptığımız yazar en yokedici savaş yıllarından örnekler vererek; meselâ, atom bombası atılan Japonya’nın 1940-1950 yılları arasında nüfusunun % 14 arttığını söylüyor ve Amerika kıtasında yapılan bilinçli ve korkunç soykırımın boyutlarına dikkat çekiyor.
Bu insanlar bu kadar vahşi, bu kadar gözlerini kan bürümüş, bu kadar gaddardır. Bu gaddarlıklarından hiçbir şey de kaybetmiş değillerdir.

Avrupa Kültürü mü Üstün,
Kızılderili Kültürü mü?
“Kızılderililer’in yaşam tarzlarına -özellikle de dönemin İngiliz sosyal ilişkilerinde yokluğuyla dikkat çeken barışseverlik, cömertlik, güvenilirlik ve eşitliğe duyulan- hayranlık, çok az İngiliz gözlemci tarafından da olsa, önceleri Verginia’nın yerli halkının belagatla övülmelerine neden oldu. Kalemleriyle konuşanlar bazen şüphe çekerler, ancak gözleriyle görenler böyle değildir. Ve bütün 17. yüzyılla birlikte 18 ve 19. yüzyıllarda, koloniciler arasında kendi rızasıyla yaşayan hemen hemen hiçbir Kızılderili yokken, Kızılderililerle birlikte yaşamaya koşan beyazların çokluğunun sık sık söz edilen bir sorun olması manidardır. İngilizlerin Kuzey Amerika’ya kalıcı olarak yerleşmesinden bir buçuk asır sonra, Benjamin Franklin sızlanarak daha önceki bir çok yorumcuya iştirak ediyordu: ‘Bir Kızilderili çocuk bizim aramızda yetiştirildiği, dilimizi öğrenerek adetlerimize alıştırıldığı zaman bile, akrabalarını görmeye gidip de onlarla bir Kızılderili sohbeti yapınca, artık onu geri dönmeye ikna etmek mümkün değildir. (Ama) gerek kadın gerekse erkek olsun beyazlar küçük yaşta Kızılderililer tarafında esir alınarak onların arasında yaşadığı zaman, dostları onları fidyeyle kurtarmasına ve İngilizlerin arasında kalmaları için akla gelebilecek her türlü müşfikliği göstermelerine rağmen, kısa zamanda bizim yaşam biçimimiz ve doğal olarak onu destekleyen endişe ve acılarımızdan tiksiniyor ve ilk fırsatta yine ormana kaçıyorlar; artık onları ıslah etmek mümkün olmuyor.’
Tek sorun, Kızılderililer arasında büyüyen çocuklar değildi. Yetişkin erkek ve kadınlar da Batı kültürüne sırtlarını döndüler. Bu durum, J. Hector St. John de Crevecoeur’un feryadının nedeniydi: ‘Binlerce Avrupalı, Kızılderili oldu ve elimizde bu yerlilerden birinin bile Avrupalı olmayı seçtiğini gösteren tek bir örnek yok.’” (Amerika’nın Soykırım Tarihi, David E. Stannard, sh. 172)
Halbuki Amerikan filimlerinde daima barbar, vahşi Kızılderili tasviri yapılır. Gerçek ise bunun tam tersidir.

Köle Ticareti:
Köle ticareti ve kölelerin ucuz iş gücü olarak kullanılması o kadar kârlı bir işti ki 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar olan zaman içerisinde, özellikle İngiliz, Portekizli, İspanyol, Danimarkalı-Norveçli, Fransız ve Hollandalı köle tacirleri tarafından, Afrika kıtasından 12-13.5 milyon arasında Afrikalı zorla kaçırılarak Amerika’ya köle olarak götürüldü. Bunların %25’i ağır koşullar sebebiyle ilk 18 ay içerisinde öldü. Yolculuktaki kötü koşullara dayanamayarak ölenler %12.5 - %50 arasında tahmin edilmektedir. Bütün Afrika nüfusunun 40-70 milyon arasında tahmin edildiği bir devirde bu rakamın ifade ettiği korkunç boyut daha iyi anlaşılacaktır. Afrikalılar özellikle ABD’de 1950’lere kadar kanunen hala ikinci sınıf insan muamelesi görmekte idi. Bugün bu kanuni kısıtlamalar kalkmış olsa da fiili durum devam etmektedir. Daha geçtiğimiz günlerde bir hükümet danışmanı zenci çocuklarının kürtajla alınmasını tavsiye etmiştir. Kentlerin varoşları işsiz güçsüz zencilerle doludur. Amerika’da yaşanan kasırga felaketinde bu durum bütün çıplaklığı ile dünyanın önüne serilmiştir. Bunların medeniyeti sadece kendileri içindir. Bunlara göre kendilerinden olmayanların yaşama hakkı yoktur.

Engizisyon Vahşeti:
“Hücrelerin içinde oraya buraya dağılmış işkence takımları vardır. Uçları demir kancalarla takviye edilen birkaç kuyruklu yılan kamçılar, mahkumların etlerini kemiklerinden ayırmak ve sabırsız aç köpeklere iştah açıcı bir ziyafet sunmak için kullanılan aletlerdir. Bir yanda, mahkumların çıplak vücutlarına dökmek için, içinde kurşun kaynatılan demir kazanlar bulunur. diğer tarafta, üzerinde masum insanların bedenlerine geçirilecek şişlerin kızdırıldığı kömür yığınları durur.
İçinde sürekli işkence ateşlerinin yandığı bu ölüm hücreleri alevlerin ve korların bütün sıcaklığına rağmen soğuk bir rutubet yüklüdür. Mahkûmların çıplak bedenlerinden oluk oluk akan kanlara doyan zindan duvarları sürekli soğuk soğuk terlerler.
... Bunların yanında, iç yüzeyleri sivri kancalarla örülmüş metal başlıklar bulunur. Mahkumların başına geçirilerek bir mengene gibi yavaş yavaş sıkıştırılan başlıklarla acının giderek yükselen miktarı mahkuma damla damla tattırılır. Bir süre sonra mahkumun başından sızan kanlarla birlikte yavaş yavaş çatlayan kemiklerin sesleri duyulur. Diğer bir tarafta, kadın mahkumların göğüslerini sökmek için kullanılan demirden burgulu kancalar vardır. Yanısıra, dili kökünden koparmak için yapılmış kerpetenler, dişleri parçalamak için kullanılan demir çekiçler bulunur.
İşkence odalarının bir diğer demirbaşı da, daraltılıp açılabilen, içi küçük sivri çivilerle doldurulmuş kızgın demir ayakkabılardır. Mahkumun ayaklarına giydirilerek sıkıştırılan ayakkabılar ayakları, bir avuç parçalanmış et ve kemir ufağı haline getirir.
... Zindanlarda, insanı ikiye, üçe katlamak ve sırtından başlayarak tüm kemiklerini kırmak için kullanılan aletler de vardır. Bunların yanısıra, mahkumları üzerine gererek işkence etmek için kullanılan ‘Andreaus Haçı’ bulunur.
... İşkence sırasında mutlaka bir doktor mahkuma nezaret eder ve hemen ölmemesini sağlar. Mahkumun ölüme yaklaştığı her an doktor işkenceye müdahale eder ve mahkumu kendine getirmeye çalışarak aynı acıları tekrar çekmesini sağlar. Mahkumun inleyip bağırmaması için de ağzına demir bir haç tıkanır.” (Vahşi Batı, Dr. Sedat Cereci)
Hiç şüpheniz olmasın aynı zihniyet devam ediyor. Amerikan filmlerine dikkat ederseniz vampirli, kurt adamlı, şeytanlı saçma sapan birçok korku filminde hıristiyanlık propagandası vardır. Bu kötü varlıklardan kurtulmak için iyi insanların haç ile bu kötü varlıkları öldürmesi beklenir.
Bu tür sapkın küfür inanışları Batı toplumunun vahşet ve insanlık dışı uygulamalarının tarihi altyapısını yansıtan bazı örneklerdir.
Zaten Amerikan filim endüstrisi bilinçli ve kontrollü bir şekilde psikolojik harp silahı olarak kullanılmaktadır. Hedefteki kitleler terörist, gaddar gösterilir, hıristiyanlık propagandası yapılır. Doğruyu eğri, yanlışı doğru gösterirler. Kendi kusurlarını örtmekte çok mahirdirler. Böylece dünya kamuoyunu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirirler. Hatta harplere zemin hazırlarlar.

Fransızların Cezayir Soykırımı:
Fransızlar Cezayir’de 1830 ile 1962 yılları arasında 1 milyon Cezayirli’yi öldürdüler. Bu süre içinde her türlü işkence, kültürel soykırım, tecavüz yöntemleri uygulandı. Cezayirliler tıp deneylerinde kobay olarak kullanıldı. Fransızlar 8.000 köyü yok ettiler, Cezayirli köylü nüfusun yarısı (1.8 milyon Cezayirli) Fransızların kullandıkları napalm bombalarının etkisiyle yok edilen evlerini ve verimsizleşen topraklarını terk etmek zorunda kaldılar. 2.5 milyon Cezayirli’yi toplama kampı şeklindeki bölgelerde tecrit ettiler. Birçok Cezayirli korkunç işkenceler altında hayatını kaybetti. (Bkz. Batı Tarihinde İnsanlık Suçları, Sefa M. Yürükel)

Avrupa’nın Diğer İnsanlık Suçları:
Hemen her Avrupa ülkesinin tarihinde böyle karanlık bir uygulama vardır. Norveç’te daha 1977’lere kadar Taterlara (göçerlere) karşı biyolojik kısırlaştırma uygulanması, Grönland sakini Eskimoların yerlerinden kovulması, İngilizlerin Avustralya yerlilerini katletmesi, -ki 1970’e kadar taplam 100 bin yerli çocuğu zorla ailelerinden alınarak beyaz ailelere işgücü olarak verildi, Almanların 2. Dünya savaşı’nda yaptığı soykırımlar, diğer Avrupa ülkelerinin Alman mülteci sivillere uyguladığı katliamlar, Belçikalıların Afrika’daki katliamları vs. vs. Velhasıl bütün Avrupa’nın tarih defteri soykırımla doludur.

ABD’nin Atom Bombası:
Atom bombasını icat eden Amerika Japonya’yı teslim almakta zorlanınca tereddüt etmeden bu bombayı bu ülkenin iki şehrinde kullanmıştır. Yüzbinlerce sivil hayatını kaybetmiştir.

ABD’nin Vietnam Katliamı:
Şimdi ortaya çıkan tarihi belgeler göstermektedir ki, ABD Vietnam savaşı’na da aynı Irak savaşı’nda olduğu gibi bir yalan uydurarak başlamıştır. Bu savaş kendisine çok pahalıya mal olmuştur, ancak o kadar çok Vietnamlı öldü, Amerikan bombaları ülkeyi öyle yerle bir etti ki, ülkede hala savaşın izleri yaşanmaktadır. Amerika bu ülkeye o kadar çok bomba atmıştır ki, savaş artığı metalleri toplayıp satmak hâlâ bir geçim yolu olarak devam etmektedir.

Yakın Tarihte Türk ve Müslümanlara
Yapılan Soykırımlar:
Osmanlı’nın çöküşü yıllarında Balkanlar’da, Girit’te, Kırım’da, Kafkaslar’da yaşanan katliamlar hâlâ belleklerde.
Birinci Cihan harbi ve devamında İngilizler’in, Fransızlar’ın, İtalyanlar’ın, Ruslar’ın, Ermeniler’in, Bulgarlar’ın, Sırplar’ın yaptığı müslüman katliam ve soykırımları, zulüm ve işkenceleri unutulmamıştır.
“Yunanlılar 1919’da İzmir bölgesini işgal edip Orta Anadolu’ya doğru girdikleri zaman, büyük çapta bir katliamı tamamladılar. 25 Haziran 1919’daki Aydın katliamı, cinayetler zincirinden bir tanesiydi. Yunan askerleri önce, kasabanın Türk mahallesini yoğun bir topçu bombardımanına tabi tuttular. Kaçmaya çalışan Türkler, Yunan askerleri veya yardımcı sivil kuvvetler tarafından vurulup öldürüldü. Ondan sonra, Yunan ordusu mahalleye girdi ve yıkıma devam etti. Bazı Türk aileleri, evleri ateşe verilerek diri diri yakıldı. Diğerleri sokaklarda öldürüldü. Bir bina içerisine saklanmış olan dört kadın, tahta kazıklara bağlanarak katledildiler. O gün yaklaşık onbin Türk zalimce katledildi.” (Pierre Oberling, Bellapais’e Giden Yol. Bkz. Vahşi Batı, sh. 279)
Ve daha dün Kıbrıs’ta yaptıkları katliamlar unutulmadı. “1970’lere gelinceye kadar yüzlerce Kıbrıs Türk’ü, vahşi Yunan’ın silahlarıyla can verdi. Rumlar, silahsız gençlerden dağlarda sürülerini otlatan çobanlara, çaresiz yaşlılardan küçücük çocuklara kadar rastladıkları her Türk’ü, içlerindeki vahşet ateşiyle katlettiler.” (Dr. Sedat Cereci, Vahşi Batı, sh. 284)
Akabinde Bulgaristan’da, daha sonra Bosna-Hersek’te, arkasından Azerbeycan’da, Çeçenistan’da, Filistin’de yaşanan vahşet ve katliamlar hâlâ yüreklerde.
Özellikle Bosna-Hersek’te yaşananlar medeni(!) Avrupa’nın soykırım ve vahşet geçmişinin hâlâ devam ettiğinin en bariz göstergesiydi. 500 yıl önce Amerika yerlilerinin hamilelerinin karınlarını deşen Avrupalı soykırımcılar aynı şeyi 10 yıl önce Avrupa’nın göbeğinde yaptılar. Köprünün altından çok sular aktı amma Avrupa’sı, Amerika’sı genlerindeki vahşetten zerrece bir şey kaybetmediler. Bosna’da yüzbinlerce insan sadece müslüman oldukları için vahşice katledildi. Bütün Avrupa seyretti, ellerini ovuşturdu.
Hep aynı vahşetle, Birinci Haçlı seferindeki katliamlardan bin yıl sonra dün Bosna’da, bugün Irak’ta, yarın İran ve daha hangi İslâm coğrafyasında bu vahşet devam edecek!
İşte Irak! Amerikan vahşeti gün be gün ortaya çıkıyor. Ki bunlar ancak haberimiz olanlar.
İşte bu medeniler(!)in gerçek yüzü budur: Vahşet, soykırım, işkence, tecavüz, yağmalama, sömürme!..

Zulüm ve Vahşet Devirlerinde
Mazlumların Sığınağı Osmanlı’ydı!
Hıristiyan Batı âleminde din baskısı ve mezhep çatışmasının hüküm ferma olduğu zorbalık ve barbarlık dönemlerinde, değişik din ve mezhebe mensup pek çok millet için yegâne sığınak ve iltica cenneti Osmanlı ülkesiydi. Felix Valyi bu hakikate işaret eden şu görüşleriyle tarihe kayıt düşmektedir:
“Müslüman yönetimin hoşgörüsü konusunda en mühim tanıklık, takibe uğrayan hıristiyanlar’ın ve diğer mezhep mensuplarının kendi dinlerini serbestçe icra edebildikleri Müslüman topraklarını iltica edişleridir. 15. asır sonlarında takibata uğrayan İspanya musevileri büyük bir topluluk olarak Türkiye’ye iltica etmiştir. Macaristan Tiransilvanya’nın Kalvenistleri, Transilvanya’nın Unitarienleri, fanatik Harsburg Hanedanının eline düşmektense Türklere gitmeyi tercih etmişlerdir. 17 asırda Silazya’nın Protestanları ümit dolu gözlerle Türkiye’ye bakmışlardır; din hürriyeti elde edebilmek için müslüman idaresine memnuniyetle gireceklerdir. 1736 yılında Rus Devlet Kilisesince takibe uğrayan “Old Believers”mezhebine mensup Kazaklar, hıristiyan kardeşlerinin kendilerine tanımadığı hoşgörüyü Türkiye’de bulmuşlardır.” (Felix Valyi, “Revolutions in İslâm”, s. 48-49. bas.: London, 1925.)

24 Mayıs 2016 Salı

YUHANNA 1:1 VE LOGOS




images
LOGOS: AKIL ,MANTIK, SEBEP VE SÖZ
LOGOS: AKIL ,MANTIK, SEBEP VE SÖZ
Şimdi Tanrının sureti olan söz ile tüm dünya var edildi
Bu okuduğunuz Yuhanna incilinden bir alıntı değildi. Bu sözlerin sahibi M.Ö: 47- M.S: 25 yılları arasında yaşamış olan bir Yahudi filozofu olan İskenderiyeli Filo. Sadık bir Yahudi olmasına rağmen Platonıstler, Stoacılar, ve Kiniklerden alıntılar yapmıştı. Hz. İsa ile aynı zamanda yaşayan bu ünlü filozof geriye otuza yakın el yazması ile yaklaşık 850000 kelime bırakmıştı.
Filo nun tanrı ve insan ilişkisi, söz-logos konularında kafa yorduğu bir zamanda Hıristiyanların iddia ettiği Tanrı Suretinde Söz olan İsa nın varlığından habersiz olması düşündürücüdür. Filo Grek filozoflarının Hz Musa dan alıntılar yaptığını ve anlayışlarını Yahudilerin tanrısından aldıklarını iddia ediyordu.
Üstün olan Tanrı dünya ile nasıl iletişimde bulunuyordu? Filo ya göre Stoacıların Logos u (Yunanca Söz veya Sebep, akıl, mantık) eşittir İlahi Mantık veya İlahi Sebep ti. Öyleyse Eski Ahitte bahsedilen Hz. Musa ile konuşan Yanan Çalı Logos tu. Dini cezbeye gelen kimseninde ruhuna giren de Logos tu.
Ve Evreni yaratan Baba ikisinin sınırları üzerinde durmak ve Yaratan dan yaratılmış olandan ayrılan için Baş meleğine ve en eski Söz üne çok değerli bir hediye verdi.
Ve aynı Söz ıstırap ve sefalete maruz kalan ölümlü ırkı adına ölümsüz tanrıya devamlı olarak yalvarıştadır ve Tümün hükümdarı tarafından tebaasındaki ırka gönderilen bir büyükelçidir. Ve Söz bu hediye ile sevinir, ve içinde övünür, ve onunla ‘ Ve ben senin ile Rab arasında durdum , ne tanrı gibi yaratılmadan nede senin gibi henüz yaratılmadan ama bu iki aşırı uçların ortasında ben senin ile Rab arasında durdum…’ diyerek gururlanır. Savaşları bitirmeye kararlı olan barışın koruyucusundan , yanı Tanrı dan huzurlu istihbaratı yaratılışa ilan edeceğim.
(1)
Ve tanrının bir oğlu diye çağrılmaya layık bir kimse henüz yok bununla beraber, yetki ve Tanrı nın ismi ve Söz ve Tanrının suretiyle insan , ve İsrail i gören olarak çağrılan İlk Doğmuş Söz üne , büyük baş meleğin bir çok ismi gibi meleklerin en ihtiyarına göre bezenmeye ciddiyetle emel etsin. (2)
Filo aynı zamanda yaşamasına rağmen Hz İsa hakkında hiç bir şey yazılarında nakletmemişti ama Filo dan yaklaşık bir yüz yıl sonra Hıristiyanlar insan figüründeki kurtarıcı tanrılarını kulaktan dolma bilgilerle nasıl olması gerektiğini tarihselleştirme aşamasındaydılar. Tatbiki Filo nun fikirlerinden de istifa etmişlerdi. Özellikle Hıristiyan savunucusu Justın Martyr Filo nun ‘İlahi Sebep’ veya ‘logos’ unu sayısız formlarda çoğaltmıştı ki Hıristiyan teolojisini bu peyzajla doldurmuştu. Bakın Justın Martyr ne diyor:
“Arkadaşlarım, ben size başka bir şahadet (tanıklık) vereceğim… Kutsal Kitap tan, Tanrı bütün yaratılanlardan önce bir Başlangıç doğurdu: kendisinden belli bir rasyonel güç, Kutsal Ruh ile çağrılan, şimdi Rabbin zaferi, şimdi Oğul, tekrar erdem, tekrar Melek, sonra Tanrı, ve sonra Rab ve logos (Söz).
(“Erdem ateşten ateş doğurtturulduğu gibi babadan doğurtturuldu..”)Justın Martyr.
Justın Martyr Tanrının Erdemini İnsan formunda tanımlama aşamasındaki eş zamanda Yuhanna İncilinin yazarı eski Ahitten Yaratılış (Genesis) in açılışındaki ifadelerle Filo nun logos unu birleştirerek Yuhanna İncilinin açılışındaki ifadelerini üretmişti.
Yuhanna 1:1
Başlangıçta Söz (λογος)vardı. Söz Tanrı τὸν θεόν,’yla birlikteydi ve Söz (λογος)Tanrı’ydı τὸν θεόν veya θεὸς.
Fikirlerden oluşan evren İlahi Sebep(τον θειον λογον-logos) ten başka mekanı olmayacaktı. (3)
imagesCAWA2L0G
Burada düşünülmesi gereken bir soru var: İsa nın Havarisi Yuhanna Yunanca biliyor muydu ve yazabiliyor muydu? Bu soruya tarihçilerin verdiği cevap hayır olacaktı. Aksini düşüne ispat etsin.
Bu demek ki Yuhanna İnclinin yazarı ve Havari Zibidi nin oğlu Yuhanna farklı kimselerdi. Yuhanna İncili Yunanca dan tercüme edilmiştir ve tercümelerdeki hatalarda fecidir.
Söz logos λογοςTON THEOS-τὸν θεόν– İlahi veya bir tanrı olarak açıklanmış HO THEOS– İlah veya Allah olarak değil. Türkçede İngilizce The veya Arapça El olmadığından biraz zor anlaşılabilr.
Yuhanna İncilini Türkçe ye çevirenlerde aynı hatayı yapmışlar.
Başlangıçta Söz vardı, Söz tanrıyla beraberdi ve Söz tanrısaldı (İlahiydi)
Bu daha gerçekçi ve doğru tercüme olurdu. Ne önemi var veya farkı var diyenler için bir açıklama: Tanrısal veya İlahi olduğunda SÖZ isim olmayacaktı. Söz İlahi olabilir ama Söz tanrı değildir. ( Tabi ki Hıristiyanların tercümesinde bir aldatma söz konusu. Yani Söz tanrıysa Hz İsa da Söz se O zaman İsa tanrıdır mantığına işi getiriyorlar.)
2 Korintliler 4:4
4Tanrı’nın görünümü olan Mesih’in yüceliğiyle ilgili Müjde’nin ışığı imansızların üzerine doğmasın diye, bu çağın ilahı (τὸν θεόν)onların zihinlerini kör etmiştir.
Onların zihinlerini kör eden bu çağın ilahı kimdir?
Cevap Şeytan olacaktı, bazı dillere tercümelerde de bu çağın ilahı şeytan olarak geçiyor zaten. Şeytan zaten işin detayındadır. Bakın Yuhanna 1:1 de geçen Şeytan ın bahsedildiği 2 Korintliler 4:4 dada aynı kelime, Yunanca TON THEOS τὸν θεόν, olarak yazılmış. Ama tercüman Yuhanna 1:1 de büyük harfle Tanrı derken 2 Korintliler 4:4 da küçük harfle ilah diye çevirmiş. Aldatmanın farkında mısınız?
“Söz Kelime Tanrı dan ayırılabilir ve Theos en ho logos, Kelime bir tanrıydı değilde, İlahi doğa nın Tanrısı, demek Yahudi kulağına tiksindirici gelecekti, ne de henüz Tanrı nın tanımlarına benzemeyecekti ki öyleyse makale yerleştirilmiştir…”(6)
Burada demek istene şu: Bir Yahudi için Tanrı (Eloh) Kelime dir demek küfür olacaktı.
Filo Logos için Sebep diyor.
Yunanca orijinal yazıda Söz yerine aslında Logos geçiyor. Söz yerine Logos koyarsanız da anlam değişiyor.. Yani Hıristiyanlar Yuhanna 1:1 Hz İsa nın tanrılığına ve testis inancını kanıt olarak en sık kullandığı ifadeler ama o ifadelerde bile temel yanlışlıklar var. Filo nun Logos felsefesi ve Genesis açılış ayetlerinin birleştirilmesi ile ortaya çıkan Yuhanna 1;1 Hristiyanların iddialarına kanıt olamaz.
Bir başka önemli gerçekte Hıristiyan yazılarını gözden geçirirken İsa nın veya havarilerin konuştuğu Aramaik veya İbranice değilde kendi dillerinden farklı bir dilde Yunanca yazılmış olmalarıdır. Eğer Yunanca yazıldıysa o zaman sadece tercümelerdir. Ve eldeki Yuhanna incili tercümenin kopyesinin…. kopyesıdr ki
her kopye elle yazıldığı için hata olasılığı oldukça fazladır. Zaten sayısı
5700 olan el yazması İncillerin biri ötekine hiç benzemez. Bugünkü tercümelerde
en geçerli olanda en eski el yazasından tercüme edilendir. Şunuda belirtmemizde fayda var: Eski Yunancada noktalama işaretleri yoktu. Yani yazı noktasız virgülsüz, soru veya  ünlem işareti olmadan dümdüz giderdi. Ayrıca büyük harf küçük harfte yoktu. Tabiki bu durum tercüme edenlerin işini zorlayacaktı.
Başka örneklerde:
Mısır dan Çıkış 7:1 de
RAB, “Bak, seni (Musa) firavuna karşı Tanrı gibi yaptım” dedi
Tanrı gibi veya bazı tercümelerde bir ilah yaptım.
Zebur 82:6
6“ ‘Siz ilahlarsınız’ diyorum (Yahudilere) , ‘Yüceler Yücesi’nin oğullarısınız hepiniz!(Yahudiler) ’
İşte Yahudice tanrının oğlu Yunanca ya tercüme edilince Eski Yunan tanrının oğullarına çağrışım yapıyor. (Zeus (Baba) Apollo( Oğul) gibi.
Türkçede de şimdi çok sık kullanan bir kelime var: idölüm felanca aslında bu kelimenin kullanımı yanlış ama burada Tanrı kastedilmiyor.
Tekrar mesela Jazz müziğinin ilahı deniliyor ama onun Tanrı olduğu kastedilmiyor.
Filo diyorki:
….Fikirlerden oluşan evren in yeri İlahi Sebep (Logos) ten başka bir mekanı olmayacaktı.(3)
Buradaki İlahi Sebep veya Neden Yuhanna 1:1 deki Logos la aynı kelimedir.. Yani logos-İlahi Sebep- akıl.
Heraklitus Sokrates Plato Phılo Yuhanna
Logos= Akıl = Mantik = İlahi Sebep= Söz
Suret Hermes ? İsa
Yuhanna 1:14
14Söz, insan olup aramızda yaşadı. O’nun yüceliğini –Baba’dan gelen, lütuf ve gerçekle dolu biricik Oğul’un yüceliğini– gördük
Heaklıtus tan Plato ve Yuhanna da Logos insan olup yeryüzünde yaşadı. Ama Yuhanna da Hermes in yerini İsa aldı. Gerçi Filo Hz. İsa ile aynı zamanda yaşamasına rağmen tanrı nın oğlu diye çağrılmaya henüz layık biri yok diyordu ama bir asır sonra Hıristiyanlık savunucuları kafalarındaki İsa yı Filo nun felsefesine göre tanımlıyorlardı. Ve Yuhanna incili de zaten bu zamanlarda yazılmıştı. Düşünülmesi gereken detayda Yuhanna İncilinden önce yazılan Markos Matt, ve Pavlus un oraya buraya mektuplarında neden Logos tan hiç bahsedilmemişti?
Cevap açık: Çünkü Markos Matta veya Luka İncilleri yazıldığında Filo dan etkilenen Hıristiyan alimleri yoktu. Hz İsa nın veya Zibidi nin oğlu Yuhanna nında Yunanca bilmediklerinden Logos diye bir şeyden haberleri bile olmadığı kesindir. İsa kendi ağzıyla ben logos um dememişti ki. Zaten Heraklitus ve Sokratesin logos felsefsininin sureti Hermes nasıl oluyorda Yuhanna da İsa ya dönüşüyordu?   Bu soruların cevabını bu güne kadar hiçbir Hıristiyan rahip papaz misyoner veremedi.  Size daha ilginç Hırıstiyanların bir sırrını  açıklayalım: Tanrı’nın bir değil iki oğlu vardır biriciği İsa ikincide lanetli Lucifer dir, yani Hermes , Pan , Osiris, İblis şeytanla İsa kardeştir, bunu duyduğumda bana söyleyen kişi belki atıyordur dedim , inanmadım. Ama özellikle Amerika’da bazı tele evanjelistlerin ağzından duyunca da evet dedim bunlar iyice sapıtmış dedim,  Yuhanna 1 14 de biricik oğul dediğinde biricik olmayan diğer oğlu olduğu ortaya çıkıyormuş.,.. Tek doğurturulmuş oğul insan suretinden ,  diğer oğul melek suretinden olmuş.  Tabi Hıristiyanların çoğu böyle birşey duymamıştır kabulde etmezler. Ama dedikya, bu bir sır mış, sadece çok yüksek rahip papaz ve misyonerler bilirmiş.  Neyse konumuza devam edelim.
Justın Martyr
...Ve eğer tuhaf bir şekilde sıradan nesilden farklı, tanrı dan doğan tanrı nın sözü… biri Merkurı meleksel tanrının sözü derse, bu size olağanüstü şey olmamalı.
Justın Martyr günümüzde yaşasaydı cinayet işlemiş ünlüleri savunana New York ta Shapıro gibi bir avukat olurdu. Gerçek şu ki ortada suç olmazsa savunmayada gerek kalmazdı. Merkuri Romalı Grek Hermes le aynıdır.
Gerçekten Yuhanna incilini kim yazdı?
Gerçek İncil Tarihi yazımızda Yuhanna İncilinin 21. bölümünün sonradan eklenme olduğunu göstermiştik.
Yuhanna 21:24
Bütün bunlara tanıklık eden ve bunları yazan öğrenci budur. Onun tanıklığının doğru olduğunu biliyoruz.
Doğru olduğunu bilen 3. şahıs olarak konuşuyor. Zibidi nin oğlu Yuhanna niçin 3. şahıs gibi yazsınki. Yuhanna İncilinin 95 ve 115 yılları arasında yazıldığını bütün tarihçiler kabul ediyorlar. Ama Zibidi nin Yuhannası 1. Agrıppa tarafından 45 yılında kafası kestirilmiş olduğu için Yuhanna incilinin yazarı olması imkansız.
Modern eleştirisel eğitimin başlamasından beri, (Yuhanna İncilinin) yazarı, kökeni, teolojık bağlantıları ve arka planı ve tarihsel değeri hakkında çok fazla ihtilaf vardır.(5)
The New International Version Kutsal Kitap ta:
“En eski ve en güvenilebilir el yazmalarında ve öteki eski şahitler de Yuhanna 7:53 – 8:11 yoktur.”
he “Kesin Paralel Yeni Ahit” dipnotta şöyle bildiriliyor :3
“Zinada yakalanmış kadının hikayesi sonradan eklemelerdir ve bütün eski Yunanca
el yazmalarında yer almaz. Eski Latince çeviri ağırlıklı olarak onaylanmış bir Batı
tipi ekleme değişik el yazmalarında değişik yerlerde bulunur: burada, veya 7:36 ten sonra veya bu incilin sonunda, veya Luka 21:38 ten sonra…”
Yuhanna 7:53 den 8:11 e kadar Yasa ya(Şeriate) aykırı zina işleyen bir kadını din bilginleri ve Farisiler Hz İsa yı test etmek için getiriyorlar ve Hz. İsa da kadını affedip evine yolluyor. İşte bu hikaye tamamen sonradan ekleme, Hıristiyan din adamlarıda sahtekarlığı kabul ediyor zaten.
Aslında ortalıkta çok büyük bir anlaşmazlık var ve Bakınız Kuran -ı Kerim nasıl açıklığa kavuşturuyor
4:171 –
Ey kitab ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında ancak doğru olanı söyleyin! Meryem oğlu İsa Mesih, sadece Allah’ın elçisi, Meryem’e atmış olduğu
kelimesi ve O’ndan bir ruhtur. Allah’a ve peygamberlerine inanın (Allah) üçtür demeyin. Kendi yararınız için buna son verin. Muhakkak ki Allah tek bir ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan yüce (münezzeh)dir. Göklerdeki ve yerdekilerin hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.
Hz Meryem anamıza atmış olduğu kelime söz nedir?
16:40 –
Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz sadece “ol” dememizdir. O da hemen oluverir
ve
3:59 –
Doğrusu Allah katında İsa’nın (yaratılışındaki) durumu, Âdem’in durumu gibidir; onu topraktan yarattı, sonra ona “ol!” dedi, o da oluverdi.
KUN İşte Tanrının Sözü – Emri budur, Logos gibi felsefi karmaşık bir kavram değil.
Kaynaklar
(1) Philo, Who is the Heir of Divine Things? 42.205-69
(2) Philo, “On the Confusion of Tongues,” (146)
(3) Philo, On The Creation, V, translator F. Colson, Loeb 226, pg 17
(4) Justin Martyr. First Apology Ch: 22
(5) The Interpreter’s Dictionary of the Bible, Volume 2, Abingdon Press, p. 932
(6) (W. Robertson Nicoll, ed., The Expositor’s Greek Testament, 5 vols, (Grand Rapids: Wm. B. Eerdmans Publishing Company, 1983), 1:684).

ALINTI
 https://hakikat313.wordpress.com/yuhanna-11-ve-logos/

PAVLUS




PAVLUSIFER

pvlus
Nazaren vs Hırıstiyan yazımızda anlaşıldığı gibi Antakya hadisesinden sonra Adil Yakup un liderliğindeki Yahudi Hırıstiyanlık (Nazaren) ve Pavlus  yollarını bir daha bir araya gelmeyecek şekilde ayırdılar ve Pavlus kendi yoluna gitmişti.
Elçinin İşleri 9 26
26Saul Yeruşalim’e (Kudüs) varınca oradaki öğrencilere
katılmaya çalıştı. Ama hepsi ondan korkuyor, İsa’nın öğrencisi
olduğuna inanamıyorlardı
.
İnanmamakta da haklıydılar. Çünkü bu Hitlerin Kudüs e gelip ben Yahudi oldum
demesi gibi bir şey. Hitler i kabul etseler bile Hitler yavaş yavaş Nasyonel
Sosyalist ve faşist fikirlerini şırıngalayacak Yahudiliği içten yıkmaya
uğraşacaktı.
Elçinin İşleri 15 12 21 nde
Adil Yakup (James the Just) söz alıyor
“Kardeşler, beni dinleyin” dedi. ….
20Ancak putlara sunulup murdar hale gelen etlerden, fuhuştan, boğularak öldürülen
hayvanların etinden ve kandan sakınmaları gerektiğini onlara yazmalıyız.
21Çünkü çok eski zamanlardan beri Musa’nın sözleri her kentte duyurulmakta, her
Şabat Günü havralarda okunmaktadır.”
Hz İsa dan sonra Adil Yakup un lider olduğunun tekrar farkına varalım. Adil Yakup
Pavlus u değil beni dinleyin diyor.
Adil Yakup Yahudi olamayanların da Nazarenlığe kabul edilmesine olumlu bakıyor ama
bir şartla Hz Musa şeriatini öğrenecekler ve tatbik edecekler. Yani sünnet
olacak, domuz yemeyecek, kandan sakınacaklar yani Hz Musa Şeriatını tatbik edecekler.

Ama Adil Yakup söylediğinin tersine Faresi Pavlus Adil Yakup un şartınıda çiğniyor.
Romalılar 14 14
14 İsa’ya ait biri olarak kesinlikle biliyorum ki, hiçbir
şey kendiliğinden murdar değildir. Ama bir şeyi murdar sayan için o şey murdardır.
(Galatyalılar 1:7 8)
(Türkçe tercümelerde Rab kelimesine kandırmak için heryere koyuyorlar. burada
kullanılan kelime Lord, efendi, veya Hazreti gibi bir kelimedir. Rab diyerek
Hz İsa nın tanrılığını ima ediyorlar, ama bu kesinlikle kandırmak için kelime
oyunudur.)
Adil Yakup ne diyordu tekrar okuyunuz beni dinleyin uluslar
katılabilir ama murdardan sakınmak koşuluyla diyor. Hıristiyanlar domuzu ve
boğulan hayvanı iştahla yerken Pavlus u dinliyor Hz İsa Adil Yakup ve
havarileri değil. İşte Hıristiyanlığın gerçek babası Faresi yalancı Pavlus tur.
7Aslında başka bir müjde yoktur. Ancak aklınızı karıştıran ve
Mesih’in müjdesini çarpıtmak isteyen kimseler vardır. 8Biz ya da gökten bir
melek bile, size bildirdiğimiz (Pavlus ve öğrencilerinin) müjdeye ters düşen
bir müjde bildirirse, lanet olsun ona!
Faresi Pavlus burada kime lanet ediyor? Daha o zamanlar
ortada bir incil veya kitap yoktu. Vardı diyen göstersin kanıtlasın. Pavlus un
bildirdiği müjde ye ters düşen bir müjde yi söyleyenler Adil Yakup ve orijinal
havarilerdi ki Galatyalılar 1 7 8 9 da Pavlus onları lanetliyor.
Romalılar 3-28
28Çünkü insanın, Yasa’nın gereklerini yapmakla değil,
imanla aklandığı
kanısındayız
New English Version da a man is JUSTIFIED by FAITH apart from OBSERVING
THE LAW
diye geçiyor.
Türkçe tercümede aklanabilir yani günahlarından arındırılabilinir deniliyor. Burada
tercüman Pavlus doktirini ön koşullu tercüme yapmış. Justıfıed demek haklı göstermek,
haklı çıkarmak, ve doğrulamak, aklanmak ta. Bir insan kanuna uymakla değilde imanla
haklı gösterilebilir daha ön koşulsuz tercüme olurdu. Yani kanuna uymakla değilde
imanınızla yargılanacaksınız deniliyor.
Yakup 2-24 te
Görüyorsunuz, insan yalnız imanla değil, eylemle de
aklanır
.
New Englısh Versıon da a person is JUSTIFIED by what he DOES and not by
FAITH alone
İnsan sadece imanla değil yaptığıylada haklı gösterileblir.
Hangisi doğru- bir insan sadece imanıylamı yoksa amelleriylemi sorguya çekilecek?
Hangisi doğru Pavlus mu yoksa Adil Yakup mu?
Pavlus un formülü H= İ-A
Adil Yakup Hazretlerinin formülü H= İ+A
(H= haklı gösterlmek, İ= İman , A= ameller.)
Tabiki Romalılar 3- 28 ve Yakup 2-24 da Aklanmak veya haklı gösterilmek için
Yunanca aynı kelime kullanılmış. Aynı zamanda ameller veya eylemler içinde aynı
Yunanca kelime kullanılmış. Ama bugün incil denilen kitaplarında ayrı ayrı
tercümeler yapılmış. İncil i tam anlamak için aslında Yunanca bilmek şart.
Tercümeler farklı anlamlara ve yorumlara çekilebiliyor.
Adil Yakup beni dinleyin demiyormuydu? H İsa nın kardeşi Adil
Yakup başka bir müjde getiriyor,
Pavlus ta kendisinden ve öğrencilerinden başka bir müjde getireni lanetlemiyormuydu?
Matta 5 19-20
Bu nedenle, bu buyrukların (Hz Musa Şeriat kuralları) en
küçüklerinden birini kim çiğner ve başkalarına öyle yapmayı öğretirse, Göklerin
Egemenliğinde en küçük sayılacak
. Ama bu buyrukları kim yerine getirir
ve başkalarına öğretirse, Göklerin Egemenliğinde büyük sayılacak. 20Size şunu
söyleyeyim: doğruluğunuz din bilginleriyle Ferisilerinkini kat kat aşmadıkça,
Göklerin Egemenliğine asla giremezsiniz!
Matta 5 19-20 ye göre Pavlus göklerin egemenliğinde en küçük sayılacak Adil
Yakup da büyük sayılacak. Her halde Hıristiyanlarda göklerin egemenliğinde
küçük sayılamk istiyorlarki Pavlusıfer in yolundn gidiyorlar. Burada
ortaya çıkan bir başka gerçekte sadece imanın yeterli olmayacağı ve doğruluğun
yani iyi amelin cennete girmek için gerekli olduğudur.
Şunu unutmayalım ki o zamanlar Hz İsa ve havariler ile
Faresi Pavlus ve öğrenciler arasında ayrıcalıklar vardı.
Barnabas ve Markos ikiside Pavlus a refakat etmişlerdi
bir zamanlar ama sonra Faresi pavlus un gerçek yüzünü
gördüler ve Adil Yakup un tarafına geçtiler.
Kefas Barnabas ı Hz İsa nın yolunu ve mesajını öğretmek
için Pavlus la seyahat etmesi için görevlendirmişti.
Tabiki Pavlus tan şüphe ediyorlardı. Faresi Pavlus un ne yapmak
istediği anlaşılacaktı. Faresi Pavlus Barnabas ın
liderliğini ilk fırsatta gasp edecek ve istediğini
(Hz İsa nın yolunu ve öğretilerini değilde kendi
yolu ve teolojisini) öğretmeye başlayacaktı. Ama
Hıristiyanların anlayamadığı ve gözden kaçırdığı
gerçek Emir burada Barnabastı ve ona itaat
etmek zorunda olanda Pavlustu.

Pavlus un müjdesi Mesih in günahlarımıza karşı kendisini
sunduğu fikriydi. (Pavlus bu müjdesini Mitraizmden
kopyeliyor bkz Hıristiyanlık ve Mitraizm) bu demek
oluyorki Pavlus un müjdesine Hz İsa nın gerçek
havarileri ve Adil Yakup (James the Just) ters düşüyorlardı.
Ve Adil Yakup ve havariler Pavlus un müjdesine ters düşen
bir müjde bildiriyorlardı . Bu müjde de Tek tanrıya
İman Hz Musa nın şeriatının tatbiki ve sevap kazanmak
için yapılan işlerdi.
Pavlus Hz İsa nın öğretilerinede ters düşüyor ve
aslında Hz İsa yı bile lanetlemiyormu?
FARESİ PAVLUS
Matta 16:6
6İsa onlara, “Dikkatli olun, Ferisiler’in ve Sadukiler’in mayasından kaçının!” dedi.
Elçinin İşleri 23:6
…Kardeşler, ben özbeöz Ferisiyim. Ölülerin dirileceği umudunu
beslediğim için yargılanmaktayım.»
İşte Pavlus Ferisi mezhebinden olduğunu kabul ediyor. Ferisi Farsi den geliyor yani İran Yahudileri. ey Hıristiyanlar İsa sizi Ferisilerin mayasından kaçının demiyormu? Pavlus un babasınında Ferisi olduğunu bilmiyormusunuz? Pavlus un Hz. İsa yı boğanın (bir hayvanın) yerine koyduğunu anlamıyormusunuz?
Hala müjde müjde diye Pavlus un safsatalarıyla masumları kandırmaya uğraşıyorsunuz. Birde İncil i okudunuzmu diye ilanlar veriyorsunuz. Okuduk ve al sana:
27«Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz dıştan güzel görünen, ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı mezarlara benzersiniz. 28Dıştan insanlara doğru kişilermiş gibi görünürsünüz, ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz.
29«Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Peygamberlerin mezarlarını yaparsınız, doğru kişilerin türbelerini donatırsınız. 30`Atalarımızın yaşadığı günlerde yaşasaydık, onlarla birlikte peygamberlerin kanına girmezdik’ diyorsunuz. 31Böylece, peygamberleri öldürenlerin torunları olduğunuza siz kendiniz tanıklık ediyorsunuz
Ey Hıristiyanlar siz İsa Mesih i değil Mesisahçı Faresi Pavlus un yolundasınız. Hala uyanmayacakmısınız?
BABANIZ PAVLUS MU?
Matta 23 9
9Yeryüzünde kimseye ‘Baba’ demeyin. Çünkü
tek Babanız var, O da Cennette olandır
.
Faresi Pavlus Hz. İsa nın Cennette olan Babamızdan başka
kimseye baba demeyin dediğini bilmiyordu.
(1 Korıntlıler 4:15)
15 …. babanız oldum
Gerçi Papa ya Katolikler Kutsal Baba diyorlar ve Hz
İsa ye ters düşüyorlar.
Pavlus un önemini anlamak için şu soruya cevap vermek gerekiyor: Pavlus
olmasaydı ne olurdu?
Pavlus olmasaydı Hırıstiyanlık Nazarenlik adinda bir
Yahudi tarikatı olarak devam edebilirdi. Ama bugünkü
gibi 7 kıtada 2 mılyara yakın bir din haline gelmezdi.
Ama daha otantik ve gerçek olurdu. Tabi Pavlus tan sonra
Konstantin in Hırıstiyanlığın bir dünya dini olmasındaki katkısını unutmayalım. Bir bakıma Pavlus Hırıstyanlığın tartışılmaz babası ve kurucusudur…
Pavlus Yunanca konuşan bir Roma vatandaşıydı, bu önemli bir ayrıcalık çünkü ona Roma imparatorluğu topraklarında özgürce seyahat avantajı veriyordu.
Pavlus Antakya hadisesinden sonra sadece Isa nın gerçek mesajından habersiz, Hz İsa yı görmemiş, İbranice ve
Aramaıkçe bilmeyen Yahudi olmayan putperestlere sesini duyurabilirdi.
Yeni Ahit veya Kutsal kitabı oluşturan kitaplar ve mektuplar İbranice veya Aramaıkçe değilde Yunanca yazılmasıda Yahudi olmayanların muhatap alındığının bir kanıtıdır.  Yani,
Yahudiler muhatap alınsaydı İnciller İbranice veya
Aramaıkçe yazılırdı.
Bir başka sebepte Pavlus un Luka gibi Yahudi olmayan
takipçileri tarafından kitaplar Yunanca yazıldı çünkü Nazarenlerin (Yahudi Hıristiyanların) yaptıkları
hatalardan ve yanlış teoriler, doktırınler,
öğretilerden ve teolojik deviasyonlardan haberdar
olmaması içindi yani Hırıstiyanlık Yahudi orıjınınden
tamamen koparmak içindi.
Bunu bir örnekle şöyle açıklayabiliriz. İslamın kuruluş aşamasında Kuran ı Kerim Arapça değilde Türkçe yazılsaydı
ne olurdu? Araplar dışlanırdı tabiki ve Müsliman olan
Türkler diğerlerini Müslimanlaştırmak için, Kuran ı
Kerim ı Şeriat kurallarını çıkarıp yerini eski Şaman
ve Budist kaideriyle değiştirseydi ve yorumlasaydı Araplar
Türkçe okuyup yazma bilmedikleri için karşı çıkamayacaktı.
Ama ortaya İslam Budizm ve Şamanızm sentezi orijininden
uzak bir din ortaya çıkacaktı. Belki bugünkü İslam dan
bile daha fazla kitleye sahipte olabilirdi. ama
tabiki otantik olmazdı ve yapmacık olurdu. Müslimanlar
Buda heykeli gibi camilerine Muhammed heykeli koyarlardı
ve namaz ve meditasyon karışık bir ibadetleri olurdu.  Reinkarnasyon inancı kabul edilir bunun içinde ayetler değiştirilirdi.
Hindularında kolayca Müsliman olmaları için Lord Allah
(baba, yaratıcı), Lord Muhammed (oğul, koruyucu) and
Lord Cebrail (Kutsal Ruh)olarak Hindu testis doktirini
kabul edilirdi.
Müslimanlığın ismi Budisman olarak değiştirilirdi ki
orijinal İslamla ilişkisi kesilsin, bir Çin imparatoru
birazda Konfuçyanizm ekleyerek Budisman ı kabul etseydi
bu din Çin, Kore. Japonya ve bütün Uzak doğuya yayılabirdi.
İşte  Bugünki Hıristiyanlıkta aynen öyle.
Başka sebepte Yahudi ayaklanmalarıydı.
66 AD yılında Yahudiler Roma idaresine karşı büyük bir
ayaklanma çıkardılar. 70 AD yılındada Romalılar Kudüs ü
kuşatıp geri aldılar.Romalılar zaferlerinden sonra binlerce kişiyi öldürdüler. Kalanlar köle olarak imparatorluğun
çeşitli yerlerine sürgün gönderildiler.
İşte ilk incil kitabı Markos Roma da Yahudilerin eziyet
edildiği bu dönemde 65 70 yılları arasında Yunanca
yazıldığı rivayet edilir. Gerçi 65 70 yılları arasında
yazılan Markos incilinin aslı yok. 150 200 yıl
sonra yazılmış kopyenin kopyesinin kopyeleri var ama bu
başka bir konu.
İmparatorlukta Yahudiler üzerindeki baskılardan Nazarenlerde
nasiplerini almışlardı, böylece Pavlus un Yahudi olmayan
öğrencilerine gün doğmuştu.
Yeni Ahit (Kutsal Kitap) ın çoğunluğu Tarsus lu Pavlus un
yazdıklarından bir başka deyimle Yeni antlaşma veya Ahit in dörtte biri Pavlus un ürünüdür. Buna refakatçisi Luka yıda eklersek, YeniAhit kitabı nın yarısı Pavlus etkisi altında yazılmıştır. Pavlus kendisnin de peygamber veya İsa nın
havarisi olduğunu iddia eder ama Markos, Matta, Luka, ve
Yuhanna incillerinde Pavlus tan ve havari olduğundan
bahsedilmez, Bu birçok Hıristiyan ın gözden kaçırdığı
ve üzerinde düşünmediği bariz bir gerçektir.
Pavlus un yazdıklarının tarihi Markos incilinden bile
öncedir ve ilk Hıristiyan yazılı kaynaklardır, ama
orijinalleri bulunamamıştır.

Pavlus a aıt gerçek olduğu iddia edilen kitaplar

Romalılar, Korintliler 1 ve 2, Galatyalılar, Filippiyanlar, Selanikliler 1, Filemon
Sahteler
Efesliler, Kolosyanlar, Tımoteyus 1 ve 2, Tıtus, Ibraniler,
ve Selanikliler 2
Pavlus yazdığı kitaplarında veya mektuplarında Nazarenli İsa dan bahsedilmez ve İsa nın sözde çarmıha gerilmesinden sonra başlar.
Hıristiyanlığın Yeni Ahit kitabı fikrini ilk ortaya çıkaran
100-160 seneleri arasında yaşayan Sinop lu Marsiyon (Marcıon of Pontus 100-160) dur. Marsıyon aslen Justın Martyr gibi Samaritandır.
İlk basılan İncil Marsiyon un yazdığı Rabbin İncili adını
verdiği kitabıdır. Markos, Matta, ve Yuhanna kitaplarının
ana kaynağı Marsıyon un Rabbin İncili kitabıdır.
MARSİYON VE İNCİLİ
MARSİYON VE İNCİLİ
Kilise babalarından Tertulyan:
” Marsiyon a göre İsa cennetten sızdı.. Gerçek şu ki Marsiyon un Mesih i veya Rabbi tamamiyle tarihsel değil. İsa ne bir şeceresi var nede Yahudi asıllıdır, dünyevi annesi yok, Babası
yok, Dünyevi İnsanın doğduğu doğum yeri yoktur.”
Marsiyon a göre İsa nın en büyük öğrencisi Pavlus tur.
Tvanna lı APOLLONYUS kendisinin Pısagor (Phythagoras) un bir öğrencisi olarak tanımlıyordu. Apollonyus Hındu tanrı Kırişna nın hikayelerini Singapur da keşfetti ve kendi İncil i olarak
sahiplendi. Apollonyus un Latincesi Pavlus tur ve çok zengin olan Marsıyon Pavlus un İncilini kendi Yeni Ahit i olarak sahiplendi. Bu kitap ilk olarak Samaritan dilinde yazıldı
daha sonra Yunancaya ve Latinceye tercüme edildi. Pavlus un
mektuplarını ilk ortaya çıkaran Marsiyon dur ve onun 160 da ölümünden sonra Luka, Yuhanna, Mark, ve Matta Marsıyon un kitabında yer almayan tarihi olguları eklediler.
Hıristiyan savunucuları marsiyon un bu 4 kitabı değiştirğini
iddia ederler. Ancak Justın Martyr Marsiyon u eleştirdiği
kitabında asla Marsiyon u Markos, Matta, Luka, ve Yuhanda
İncillerinde tahribatlar yapmakla suçlamaz.
Bir başka Samaritan Justın Martyr Havarilerin Hatıratları
isimli bir kitaptan alıntılar yaptığını bildirir. Bununla birlikte Justin Nıkodemus (Pılate nin İşleri) ve Kefas İncillerinden bahseder ama Kefas ın, Justın ın yaşadığı ve yazdığı Roma daki Kilise nin kurucusu olduğuna değinmez.
İlginç olan ve Hıristiyanların düşünmesi gereken gerçek ise
Justın Eski Ahitten 314 kez alıntılar yapar ve bunların 197 sinde kitabın yazarını isimlendirirken Justın asla Markos, Matta, Luka, ve Yuhanna dan alıntılar yapmamıştır.
Irenyus ve Osebyus 140 yılında ölen Papıas ın Matta ve Markos incillerinden bahsEttiğini yazmışlardır. Papıas Markos un Kefas
İncilini kullandığını yazmıştır. Papıas ayrıca Matta nın
Rabbin Deyişleri isimli kitabın yazarı olduğunu bildirir.
Bu kitap, Q İncili, daha önceki Kurtarıcı Tanrılar ve gizem ekolleri nin tercümeleridir.
Luka nasıl Marsıyon u tarihsellemiştir:
Luka 9-22
İnsanoğlu’nun (Isa nın) çok acı çekmesi, ileri gelenler, başkâhinler ve din bilginlerince reddedilmesi, öldürülmesi ve üçüncü gün dirilmesi gerektiğini söyledi
Burada kalın yazılan Marsıyon a aittir ve ince yazılarıda Luka eklemiştir.
Luka 1 1-4
Sayın Teofilos,
Birçok kişi aramızda olup bitenlerin tarihçesini yazmaya girişti. Nitekim başlangıçtan beri bu olayların görgü tanığı ve Tanrı sözünün hizmetkârı olanlar bunları bize ilettiler. Ben de bütün bu olayları ta başından özenle araştırmış biri olarak bunları sana sırasıyla yazmayı uygun gördüm. 4Öyle ki, sana verilen bilgilerin doğruluğunu bilesin
.

Hıristiyanlar nasıl bu kitaba İncil veya Tanrı nın Sözü diyebiliyorlar anlaması zor. Tanrı Teofılos a Sayın mı
diyecek ti? Kim bu Teofılus?
180 senesinde Marko, Matta, Luka ve Yuhanna isimlerinı lk defa yazan kimse Antakya dan Teofılus tur. Luka İncili zaten 170 senesine kadar ortada yoktur.
Markos latın dir ve Marsıyon İncilinin Latince tercümesini kullanmıştır. Matta ve Luka Marsiyon İncilinin Yunanca tercümesini kullanmışlardır.
Pavlus un mektuplarını ilk kez ortaya çıkaran ve kullanan
Sinop lu Marsiyon bugünkü İncil dedikleri toplama kitaplara
katkılarda bulunmuştur. Peki neden Marsiyon Pavlus veya Apollonyus la ilgilensinki?
Marsiyon düalizmin savunucusuydu, Eski Ahit in tanrısının şiddetli ve merhametsiz olduğunu kendi ortaya çıkardığı Yeni Ahitteki tanrının sevgi ve merhameti ile ön plana çıktığını söylüyordu. Aslında Samaritanların Judea lılarla olan tarihi
çekişmesi ana sebebi. Ama bundan sonra bahsedeceğiz.
Marsıyon un Pavlus un mektuplarında kendi Dualist inancına uygun değişiklikler yaptığı muhakkak.
Marsıyon Kilisede epey mevki satın aldı ama sonra Kilise tarafından aforoz edildi. Ama aforoz ettikleri adamın
ortaya çıkardığı İncili ve Pavlus un oraya buraya mektuplarını
ve yazılarını korudular ve daha sonra Septuagınt denilen Eski Ahit in Yunanca tercümesini eklemeleriyle ilk Kutsal Kitap ortaya çıktı.
Luka incili ve Elçinin işleri Pavlus un refakatçisi Luka tarafından yazılmıştır. Tabiki Yeni Ahit toplama kitabının parçaları gibi ne Pavlus un ve nede Luka nın yazdıklarının orijinali mevcuttur. Kopyenin kopyelerinin,.. ..kopyeleri mevcuttur.
Eğitilmiş bir Faresi olan Pavlus un gerçek ismi Saul dür.  Faresilik o zamanki 4 Yahudi gurubundan birisidir, Farsi
veya İran Yahudileri dirler.
Niçin ismini değiştirdiğine dair değişik görüşler vardır.
Pavlus la aynı zamanda yaşayan ünlü Yunan düşünür ve
mistik Tvana lı Apolonyus la karıştırılmışmıdır? Bu üzerine
daha çok araştırma ve kaynak gerektiren bir ihtimal olabilir
ama kesin olan Apolonyus hakkında söylenenler Pavlus içinde söylenmiştir.
İstefan ın katili Pavlus.
Elçinin İşleri 7 57:60
57Bunun üzerine kulaklarını tıkayıp çığlıklar atarak
hep birlikte İstefan’a saldırdılar. 58Onu kentten dışarı atıp taşa tuttular.
İstefan’a karşı tanıklık etmiş olanlar,
kaftanlarını Saul adlı bir gencin ayaklarının dibine bıraktılar. 59İstefan
taş yağmuru altında, «Efendi İsa, ruhumu al!» diye yakarıyordu.
İstefan’ın öldürülmesini Saul da onaylamıştı.
O gün Kudüs’teki inanlılar topluluğuna karşı korkunç bir baskı dönemi başladı.
Elçiler hariç tüm imanlılar Yahudiye ve Samiriye’nin her yanına dağıldılar.
2Bazı dindar kişiler, İstefan’ı gömdükten sonra onun için büyük yas tuttular.
3Saul ise inanlılar topluluğunu kırıp geçiriyordu. Ev ev dolaşarak,
kadın erkek demeden imanlıları dışarı sürüklüyor, hapse atıyordu.
İstefan ı Pavlus un şahsen öldürüp üldürmediği belli değil ama azmettirici
olarak Pavlus Roma hukukuna görede suç işlemiş bir katil olduğu ortaya çıkıyor.
Sadece Elçinin İşlerinden yukarıda aktardıklarımıza göre Hıristiyan bile olsanız
Pavlus u katil, haydut, ve sahtekar olarak bilirdiniz. Değilmi?
Ama Pavlus nasıl oluyorda dıramatik olarak 180 derece dönüyor ve Bugün
Hırıstiyanların peygamber ve evliya kabul ettiği biri oluyor?
Tabiki burada en büyük soru Pavlus un gerçekten samimice değişip değişmediğidir.
Hıristiyanlar kendilerine şu soruyu sormalı: Pavlus yalancıysa, değişmediyse
aldatıyorsa o zaman ne olacak?
Pavlus Hz İsa nın cennete yükselmesinden 2 sene sonra Hıristiyan olduğu için
hiç bir zaman İsa yı şahsen fiziki olarak görmemişti ve duymamıştı, lakin
Pavlus kendi iddisı olan bir halusinasyon sonucunda Hırıstiyan oluyor.
Hz. İsa Kudüste ki havarilere fiziksel olarak gözüktü,
hemde ilk kez Pavlus un münafıklıkla suçladığı Kefas  a Adil Yakup a, diğer
havarilere, ve 500 kişiye gözükürken Pavlus aralarında yoktu, sonra İsa onun
Hırıstiyanlara eziyet etmesini ıstafan ı öldürtmesini bekledi ve daha sonra
Pavlus a halusinasyon gibi yorumlanacak bir öekilde gözüktü ve konuştu.
İster inan ister inanma.
Bugünki Hırıstiyanlığın temel taşlarından İsa nın
günahlara kefaret için öldüğü fikri ilk olarak Pavlus
a aitti ve Asla kefaret fikri İsa dan  veya Nazaren havarilerden gelmedi.
Onun için Pavlus hakkında şüpehede bulunmak Hz İsa ya şüphe etmeye eşit çünkü
temel taşlarınına dokunuyorsun. Ama gerçek şuki Pavlus Nazaren İsa dan çok
farklı ve çelişkili kendi teolojisini keşfetti. Gerçi Pavlus un ortaya çıkardığı
teoloji daha sonraları daha detaylı ve kapsamlı olarak geliştirilecekti ama Pavlus
Hırıstiyan teolojisine temel taşlarını dikti sonradan geleceklere sadece binayı
yükseltmek kalmıştı.
Eğer temeli sahtekar biri attıysa muhakkak demirden
çımentodan çalar ve binada çürük temel üstüne dikilir.  Bu sebeble  Pavlus Hz İsa
nın kardeşi  Adil Yakup ve öteki havarilerden bile üstün tutulmuştur.
Eğer bir insan sahtekarsa yazdıklarında sözlerinde ve hareketlerinde bir işaret
bırakacaktı. Hırıstiyanlar niçin farkına varamıyor acaba?
Mesela- 1 Korıntoslulara mektup 25-28

Evli olmayanlar
25Kızlara gelince, Rab’den onlarla ilgili bir buyruk almış değilim. Ama
Rab’bin merhameti sayesinde güvenilir biri
olarak düşündüklerimi söylüyorum.
26Öyle sanıyorum ki, şimdiki sıkıntılar nedeniyle insanın
olduğu gibi kalması iyidir. 27Karın varsa,
boşanmayı isteme. Karın yoksa, kendine eş arama.

28Ama evlenirsen, günah işlemiş olmazsın.
Bir bakire kız da evlenirse, günah işlemiş olmaz.
Ne var ki, evlenenlerin bu yaşamda sıkıntıları olacaktır.
Ben sizi bu sıkıntılardan esirgemek istiyorum.

Şeytan işin detayında demiştik, Pavlus un yazdıkları ilk
bakışta normal geliyor ama üzerinde düşününce bir şeytanlık seziyorsunuz.
Pavlus un eğitim görmüş bir faresi olduğunu söylemiştik , bu demek oluyorki
Pavlus Yahudi şeriatını çok iyi biliyordu. Bu gerçeği dikkate alırsak:
1) Yahudi bir erkek karısını kendisini memnun etmiyorsa boşayabilir
2) Ama Pavlus Hz İsa nın zina hariç boşanmayı yasakladığını bilmiyor. Pavlus
zinanın boşanma sebebi olduğunu söylemiyor.
Bu önemlimi diyeceksiniz?
3) Önemli çünkü Pavlus Kutsal Ruhtan vahiy aldığını iddia
ediyor. Pavlus un Karın varsa boşanmayı isteme
demesine göre davranacak olursanız karınız zina yapsada
boşamayı istemeyin anlamına geliyor. Ama evlenirsen,
günah işlemiş olmazsın
demesine bakarsanız boşanmış
bir kadınla evlenmenizde bir sakınca yok anlamına geliyor.
İsa Matta 5 31:32 da şöyle diyor
31“Denmiştir ki, ‘Kim karısını boşarsa ona
boşanma belgesi versin.’ 32Ama ben size derim ki,
her kim karısını cinsel uygunsuzluk dışında
boşarsa, onu cinsel yolsuzluğa itmiş olur. Her kim boşanmış bir kadınla
evlenirse cinsel yolsuzluk yapar
.
Eğer Kutsal Ruh iddia ettiği gibi Pavlus a rehberlik
etseydi nasıl oluyorda Pavlus önemli bir konuda Hz İsa
ile çelişkiye düşüyor?
1 Bilmez misiniz ki, ey kardeşler -Kutsal Yasa`yı bilenlere söylüyorum- Yasa insana ancak yaşadığı sürece egemendir?
2 Örneğin, evli kadın, kocası yaşadıkça yasayla ona bağlıdır; kocası ölürse,
onu kocasına bağlayan yasadan özgür olur.
3 Buna göre kadın, kocası yaşarken başka bir erkekle ilişki kurarsa, zina etmiş
sayılır. Ama kocası ölürse, kadın yasadan özgür olur. Şöyle ki, başka bir erkeğe
varırsa, zina etmiş olmaz.
4 Aynı şekilde kardeşlerim, siz de bir başkasına
-ölümden dirilmiş olan Mesih`e-varmak (evlenmek) üzere Mesih`in bedeni aracılığıyla Kutsal Yasa karşısında öldünüz. Bu da Tanrı`nın hizmetinde verimli olmamız içindir.5 Çünkü biz benliğin denetimindeyken, Yasa`nın kışkırttığı günah tutkuları bedenimizin üyelerinde etkindi. Bunun sonucu olarak ölüme götüren meyveler verdik.
HUH? Pavlus a bunları Kutsal Ruh mu söylemiş? Ne alaka?
Verilebilecek en kötü bir örnek.
Evli kadın kocası öldükten sonra başka birine varsa zina etmiş olmaz sizde Mesih e varmak
(evlenmek) için kutsal yasa karşısında öldünüz, eğer Mesih le evlenirseniz sizde zina etmiş olmazsınız. Ama Hz İsa zina etmiş olursunun diyordu. İyide kadın kocası ölürse yasadan özgür olur ve Mesih le evlenebilir Pavlus a göre bu zina olmaz
Ama erkek karısı ölüp Mesihle evlenirse oda zina etmiş olmaz (Hollanda da ve
Kaliforniya da mümkün)…. böylece Tanrı nın hizmetinde verimli olursunuz.
Biliyorum bende Pavlus a uydum ve saçmaladım ama ben Kutsal Ruh tan vahiy aldığımı
iddia etmiyorum…..) smile birazcık.
Matta 24 (4:5)
4 İsa onlara şu karşılığı verdi: «Sakın
kimse sizi saptırmasın! 5 Birçokları, `Mesih benim diyerek benim
adımla gelecek, birçok kişiyi saptıracaklar.
Hz.İsa en yakın çevresi olan 12 havarilerini uyarırken,
tabiki Pavlus orada yoktu. Pavlus gökten bir parlak ışık
kör ediyor. Pavlus sen kimsin diye soruyor ve ben İsa
Mesih diye cevabını alıyor. Pavlus Hallusinasyon gördü
veya gördüğü parlak ışık anlamına gelen Lusifer de
olabilir. Yani Lusifer (Şeytan) İsa nın adıyla gelip Pavlus u
saptırmışda olamazmı?
Lütfen dikkatlice düşünün ve aşağıdakilerini okurken şu
soruların cevaplarını arayınız: Aydınlanan kimdi? kim
düştü? kim işitti? kim gördü? ve kim yalan söyledi?
Elçilerin İşleri 9 3:4

3 Yol alıp Şam’a yaklaştığı sırada, birdenbire gökten gelen bir ışık çevresini aydınlattı.
4 Yere yıkılan Saul, bir sesin kendisine,
«Saul, Saul, neden bana zulmediyorsun?» dediğini işitti.
Kim aydınlandı? Pavlus
Kim gördü? Pavlus
Kim düştü? Pavlus
Kim işitti? Pavlus
Elçilerin İşleri 9 7

7 Saul’la birlikte yolculuk eden adamların dilleri tutuldu, oldukları yerde
kalakaldılar. Sesi duydularsa da, kimseyi göremediler.

Kim gördü? Pavlus
Kim işitti? Pavlus ve yanındakiler
Elçilerin İşleri 22 9

Yanımdakiler ışığı gördülerse de, benimle konuşanın
söylediklerini anlamadılar.
Kim gördü? Pavlus un yanındakiler
Kim işitti ? Pavlus un yanındakiler ama anlamadılar
Elçilerin İşleri 26 13:14

13 Ey kralım, öğlende yolda giderken, gökten gelip benim ve yol
arkadaşlarımınçevresini aydınlatan
, güneşten daha parlak bir ışık
gördüm
.14Hepimiz yere yıkılmıştık. Bir sesin bana İbrani
dilinde seslendiğini duydum…..
Kim aydınlandı? Pavlus ve yanındakiler
Kim düştü? Hepsi Pavlus ve yanındakiler
Kim duydu? Pavlus
Kim gördü? Pavlus
KİM YALAN SÖYLEDİ? PAVLUS, ama Pavlusıfer in yalancı olduğunu bizzat
kendisi söylüyor.
Romalılar 3 7
7Ama Tanrı’nın her zaman doğruyu söylediği benim yalanımla yüceliği için daha açık şekilde ortaya çıkmışsa, ben niçin yine bir günahkâr olarak yargılanıyorum? 8Bazılarının bizi kötüleyerek, söylediğimizi ileri sürdüğü gibi niçin, “Kötülük yapalım da bundan iyilik çıksın” demeyelim?
Tanrının kimsenim yalanına ihtiyacı yoktur. Hangi yalanla öğünüyor PAvlus? Pavlus Tanrının oğlunun (Haşa) Mitraistlerden aldığı insanların günahları için kurban öldüğu yalanıydı.
Filipliler 1 18
18Ama ne önemi var? İster art niyetle ister içtenlikle olsun, her durumda Mesih duyurulmuş oluyor..
İşte Hıristiyan misyonerler Pavlus un bu sözüyle hareket ediyorlar..
Art niyetlemi? Ne önemimi var? Hımmm, sahtekarlık, yalancılık, iki yüzlülük…
Şeytan ın işi değilmi?
2 Korintliler 11 14
..Şeytan bile kendisine ışık meleği süsü verir
Faresi Pavlus burada Şeytanın iyi bir kimsenin şeklini alabileceğini söylüyor. Öyleyse
Saul Saul diyen parlak ışık Şeytan veya Lusıfer de olabilir. Eğer Hz İsa Pavlus a fiziki
olarak gözükmemişse neden Şeytanında gözükebileceğici parlak bir ışık olup konuşsunki?
Elçinin İşleri 12 6-9 da ışık Kefas ada gözüküyor. Tabiki bu Kefas için bir mucize
Pavlus ta Kefas ın gördüğüne ışık meleği süsü vermiş Şeytan diyor. Ancak aynı mantıkla
kendisine konuöan parlak ışık ında Şeytan olabileceğini kendisi itiraf ediyor. Lusıfer
demek parlak ışık demek zaten.
Bi Hıristiyanları veya Hıristiyanlığa ilgi duyanları samimice Pavlus u iyi çalışmalarını
ve anlamalarını rica ediyoruz.
2 Korıntlıler 12-7
Aldığım esinlerin üstünlüğüyle gururlanmayayım diye bana bedende
bir diken, beni yumruklamak için bir Şeytan meleği verildi
, gururlanmayayım
diye
Hıristiyanlar Pavlus un bedenindeki dikenin onun günahkarlığını temsil ettiğini iddia
ederler ama eğer Pavlus bir günahkarsa o zaman peygameberliği veya evliyalığda şüpheli
olmuyormu? Pavlus un söylediklerinin kendisinden başka bir şahidi varmı? Ortaya çıkan
şu gerçek Hıristiyanlar bşr günahkkr yalancıya güvenmekte çok büyük bir hata ediyorlar.
Pavlus nedden Hıristiyanları öldürüyordu? Çünkü Hz İsa yı Mesih olarak kabul etmiyordu
ve ondan ve öğrencilerinden nefret ediyordu. İşte bedenindeki diken bu nefret olmasın.
Ama bedeninde diken ve yumruklamak için bir şeytan meleği olan insanın söylediğine ne
kadar güvenilir?
Galatyalılar 2 20 de bakın Pavlus ne diyor?
Mesih’le birlikte çarmıha gerildim. Artık ben yaşamıyorum, Mesih bende
yaşıyor.
Mesih ve Şeytan meleği? Pavlus Mesihin onda yaşadığını gururla söylerken içindeki
Şeytan meleği neden Pavlus un gözüne bir yumruk atmamış acaba? Diken neden biryerıne
batmamış acaba? Ancak burada hıristiyanların gözden kaçırdığı önemli bir ayrıntı var.
Mitraist Konstantin SOL Ivıctus a inanıyordu yani güneş tanrısı SOL.
21 Aralık ta SOL (Güneş, Solar da bu kelimeden geliyor.) ölüyor ve 25 Aralık ta SOL
yeniden diriliyordu. Çarmıha gerilen SAUL(SOL), PAVLUS (POL) olarak yeniden doğuyordu.
Hz İsa zamanında (2 ve 98 yılları arasında) yaşamış
bir Yunan düşünürü APOLanyus, bazı Hınt inançlarını Roma ya getirmşti. İlginç olan
detayda aPOLanyus un Tarsus ta büyüdüğüdür hemde Pavlus la aynı zamanda. Hint tanrısı
aynı zamanda tanrının oğlu Kirişna inancını Romaya getirende APOLanyus dur. Kirişna
daha sonra Kıristos olmuştur diye baı iddialar da vardır. APOLanyus un ismide Güneş
tanrısı APOLLO dan gelmişti. APOLANIUS ve POL (Pavlus) arasındaki benzerlikler
gerçekten ilginç ama bir sonuca varmadan önce bu konuda daha fazla araştırma gerekiyor.
Tıvannalı APOLANYUS
Tıvannalı APOLANYUS
Solar Mesih Tıvannalı APOLonyus un latince karşılığı PAULUS tur.
1 Korintliler 3 4-6 da
«Biriniz,Ben Pavlus yanlısıyım», bir diğeriniz,
«Ben Apollos yanlısıyım» diyorsa, diğer insanlardan ne farkınız kalır?
5Apollos kim? Pavlus kim? İman etmenize aracı olmuş hizmetkârlardır.
Rab her birimize bir görev vermiştir. 6Tohumu ben ektim, Apollos suladı. Ama
Tanrı büyüttü
/;
Sahi Pavlus kim? Apolos kim? cevap APOLLOnyus mu bilemiyorum ama bir gariplik
seziyorum. POL (Romalılar Apollonyus a POL derlerdi) ve PAULUs (Latın APOLLLononyus)
Paul. Belkide SAul veya Pavlus hiç yaşamadı. Gerçek İncil Tarihi isimli yazımızda
bu konuda daha ayrıntılı bahsedilmiştir. Aslında Hıristiyanlığın neresine
dokunursanız orası çatlıyor. Sorularımızın cevaplarıda Vatkan da gizli arşivlerde.
Pavlus hakkında söyleyeceğimiz şeyler mektuplarından ve Elçinin İşleri kitabından
okuduklarımız.Ve bu kaynaklardan çıkan sonuç bile Pavlus un acayip bir yaratık
olduğudur. Gerçi Josefus Saul isimli birinin varlığından basediyor ama bu Saul
Herod un akrabası ve bir Zealot. Hıristiyan olduğunuda bahsetmiyor.
Max I. Dimont “Yahudiler, Tanrı, ve Tarih” kitabında;
Pavlus ufak boylu, çarpık bacaklı, BİR GÖZÜ KÖR,
ve muhtemelen vücudunda bir bozukluk olan bir kimseydi. Sık Malarya atakları ,
tekrarlanan halusınasyonlar, ve bazı bilim adamlarına göre epilepsi inmeleri olan
bir kimseydi. Bekardı ve bekarlığı başkalarınada öğütlerdi.
paul-with-curls
Pavlus düşmanlarına karşı Şeytandan meded umuyor
1 Timodeyus 1 20
20İmeneyus ve İskender bunlardandır. Küfür etmemeyi öğrensinler diye
onları Şeytan’a teslim ettim.
Sevgi Hıristiyanların sıkça kullandığı bir kelime ama Pavlus
14Bakırcı İskender bana çok kötülük etti. Rab ona, yaptıklarının
karşılığını verecektir.
Yani Bakırcıya Allah belanı versin diyor Pavlus. Hımmm, sevgi nerde kaldı??
Pavlustan esinleme bir fıkra:
Temel mahkemeye gitmiş UFO gördüğünü ve UFO dan davacı olduğunu söylemiş, hakimde
anlat bakalım demiş Öğle vakti Şam a giderken gökyüzünde parlak bir cisim
gördüm ve cisim (UFO?) etrafımı aydınlatdı parlakluğu
beni kör etti bende yere döştüm ve cisim bana Temel
Temel bağa neden zulmedeysun da dedi. Sen kımsün
diye sordum.
Cisimde bana Tanumadunmu beni ben UFO yum. Yanumdaki uşaklarda duydular ama kimseyi görmedüler.
eee sadece senmi gördün şahidin yokmu diye sormuş
hakim. Yanumdaki uşaklar gördiler ama ne didiğüni anlamadılar
UFO beni ve benüm yanumdaki uşaklaru aydınlattu ama
ışığı ben gördüm ama hepimiz yere düştük. UFO bana
ibranice birşeyler söyledi ve bana la Temel Şam a
git orada sana ne yapacuğunu anlatacağum didi. Şam
a gittim ama UFO bana yalan söyledi bekledümde gelmedi,davacuyum hakim bey demiş.
Hakim Temel e bundan sonra Şam gideceksen akşamları
git böylece başına güneş geçmez ama illede davacıysan
UFO yu getirde onunda ifedesini alalım demiş.
PAVLUS GELDİ ZULÜMLER BİTTİ
Pavlus tek başına zulmediyorduki her halde Hristiyan
olunca nedense zulümlerde aniden bitiyor.

31Tüm Yahudiye, Celile ve Samiriye’deki
inanlılar topluluğu esenliğe kavuştu. Gelişen ve Rab korkusu içinde yaşayan
topluluk, Kutsal Ruh’un yardımıyla sayıca büyüyordu.
Burada çıkan sonuç şu ya Hırıstiyanlara zulüm ve işkenceleri yalan yada
Herod ve tayfası plan B ye geçtiler. Adamlarını içeri sokarak içten yıkmaya
başladılar.
PAVLUS UN KAÇMASI OLAYI
elçinin İşleri 9:25
..kurdukları düzenle ilgili haber Saul’a ulaştı. Yahudiler onu öldürmek
için gece gündüz kentin kapılarını gözlüyorlardı.
25Ama Saul’un öğrencileri geceleyin kendisini aldılar, kentin surlarından sarkıttıkları
bir küfe içinde aşağı indirdiler.
damascus-paul
Pavlus un küfeyle aşağı indirdikleri iddia edilen kale.
Ufak atta civcivler yesin!
Pavlus Yahudilerin kendisini öldüreceğini öğreniyor adamlar gece gündüz kapıları
gözetliyor Pavlus ta kuleden küfeyle aşağıya sarkıtılıyor. İster inan ister inanma.
Bazı apartmanlarda aşağıya bakkal için basketler sarkıtırlarda onlara iri Pavlus
sığmaz onun küfesinin adam büyüklüğünde olması lazım. Eğer kaçıyorsa ipten
sarkıtılması daha mantıklı o saatte adam boyunda küfe nereden bulacaklar bulsalar
da dikkat çekmezmi? Adamlar kapıları gece gündüz gözetlemiyorlar mıydı? Niçin küfe
anlatılıyor?  Krallar gibi o günün asansörü küfeyle aşağı sarkıtılmak iple sarkıtılmaktan
daha prestijliydi her halde. Diğer bir ilginç rastlantı ise APOLanyus da Şam dan
bir küfe ile kaçması olayıdır.(5)
Ancak Pavlus 2 Corintliler 11.32,33 de Kral Arenas ın onu
yakalamak için peşinde olduğunu söylüyor Luka da Yahudilerin Pavlus un peşinde
olduğunu söylüyor. Hangisi doğru acaba?
İkiside doğru olmayabilirde. İlginç bir rastlantıda Tıvannalı APOLLanyus unda
Şam dan küfe üle kaçıp kurtulduğuna dair hikayeler var.
Mantıklı bir tarihçi
Neden Yahudiler kapıları gözetlesinki , Pavlus un oturduğu yeri bulup
Pavlus için orada bir kaza planlamak çok daha kolay olmayacakmıydı?.(1)
Mantıklı değilmi? Hırıstiyanların Kutsal Ruh u nedense hep yalan çelişki, ve
mantıksızlık vahiy ediyor…
Bu olaydan sonra Pavlus Arabistan a kaçıyor. Ama Pavlus
eğer cidden Hırıstiyan olsaydı, o zaman hala yaşayan Hz
Meryem Ana yı ziyaret edip bir hal hatır sormazmiydi? Parlak ışık (lusifer?) ona
Şam da ne yapması gerektiğini söylemeyecek miydi?
Niçin İsa nın günahları için çarmıha gerildiği yere gitmedi ve o yolda yürüyüp
efendisinin acısı hakkında düşünmek istemedi. Çünkü bu iddialar daha ortada
yoktuda ondan.
Elçilerin işleri 18:18 tende anlaşılacağı gibi Pavlus un Efes
Kilisesini kurduğu söyleniyor ve Korintlilere 1. ve 2. mektuplarda Efes te
yazdığına dair tarihçiler arasında güçlü bir düşünce var.
Tabi orijinal mektuplar kayıp olduğu için tam bir kesinlik yok. Ama Pavlus
Efes te 1. mısyon esnasında 3 ay, 2. misyon esnasında 3 yıl kaldığı biliniyor.
Elçinin İşleri 19: 17 ve 19
17… Efes’te yaşayan bütün
Yahudiler’le Grekler’e ulaştı…. .
19 bir sürü kişi de kitaplarını toplayıp herkesin önünde yaktılar..
Efes in Hristiyan dünyası için önemi Pavlus un orada uzun süre kalmasından ve
Korıntlılere yazdığı mektuplardan kaynaklanmıyor. Efes te Hz Meryem Anamız da
Havarilerden Yahya ile Efes te epey zaman geçirdi. Pavlus Efes te yaşayan bütün
Yahudiler e ulaşıyordu da Neden Meryem Anamıza ve Havari Yahya ya ulaşmadı?
Hristiyanlar dünyanın her yerinden gelip Efes te Meryem Ana evini ziyaret edip Hacı
oluyorlar. İlginç olan ve dikkati çeken bir gerçekte Pavlus un Meryem Anamız ve Y
ahya yı ziyaret etmediği ve hiç karşılaşmadıkları. Yahya Meryem Anamızın bakım
görevini üstlenmiş ve Efes’te kendi elleriyle bir ev inşa etmişti.
Saygıdeğer Meryem Anamızın Efes ve yakınlarında gömülü olup olmadığı hakkında
değişik görüşler var ama bilemiyoruz. Ama Hz Isa as ın Havarisi Yahya nın Efes te
gömülü olduğuna dair tarihi kaynaklar var.
3. yüzyılda yaşayan İskenderiye li Dıonısyus 2 Efes Kabri
olduğunu söylüyor. Bunlar Meryem ana ve Yahya olabilir.
Ama Mesih in içinde ve Kutsal Ruh la hareket eden bir kimse nasıl oluyor da
Meryem Anamızı Efes te ziyaret etmiyor. Orijinal havari Yahya ile konuşmuyor,
danışmıyor. En azından bir nezaket ziyareti olabilirdi de.
Burada akla ilk gelen Meryem Anamızın ve Yahya nın Adil
Yakup ve diğer Nazarenler gibi Pavlus a inanmamaları ve
güvenmemeleri olabilir. Olay her açıdan yoruma açık ama Pavlus hakkındaki haklı
şüphelerimize daha fazla şüphe katıyor. Bir ilginç detayda Tvannalı (Kapadokya da
bir yer) APOLlanyus unda Efes te vakit geçirdiğidir. (5)
PAVLUS YILANI?
Elçinin İşleri 9 18
18 O anda Saul’un gözlerinden (yılan) pulunu andıran
şeyler düştü
. Saul yeniden görmeye başladı.
Luka 10 18 19
18İsa onlara şöyle dedi: “Şeytan’ın gökten yıldırım gibi
düştüğünü gördüm
.
19Ben size, yılanları ve akrepleri ayak altında ezmek
ve düşmanın bütün gücünü alt etmek için yetki verdim
Elçinin İşleri 9 3 4
Yol alıp Şam’a yaklaştığı sırada, birdenbire gökten gelen bir ışık
(yıldırım)çevresini aydınlattı. 4Yere yıkılan Saul
G,kten Yildirim ve Pavlus
Gökten Yildirim ve Pavlus
PAVLUS VE TİYATRO
Şeytan işin detayında diye 3. kez söylüyoruz çokda söyleyeceğiz. . Ama ortaya çıkan
gerçeklerde en iyi bu kelime ile açıklanabiliyor.  Çünkü Pavlus un ne mal olduğunu
kendi yazdıklarından ve söyledklerinden anlamak detaylara bakarsanız ve düşünürseniz
mümkün.
Acts 26:14

Saul, Saul, neden bana zulmediyorsun?’ dedi.
Üvendireye karşı tepmekle kendine zarar veriyorsun.’
Sheakespeare ın Romeo ve Julyette:
O Romeo, Romeo! wherefore art thou Romeo?
Deny thy father and refuse thy name;

Ah Romeo Romeo! Neden Romeosun sen !?
İnkar et babanı, adını yadsı.

Parlak ışık ta Saul Saul demişti Tam bir komedya
değilmi?
Unutmayalım ki Sheakespeare eserlerini yazarken Eshılos gibi eski Yunan oyun
yazarlarından esinlenerek yazmıştı. Agamemnon Esinhos un ünlü oyunlarından biridir.
Bu oyun Roma zamanında ülkenin farklı yerlerinde tiyatrolarda sahne alırdı. Tarsus
tada tiyatro vardı.
Bugünün sineması o zamanların eski Yunan ve Roma piyeslerinin oynandığı tiyatrolara
ilgi büyüktü, Yunanca konuşan Pavlus ta bu tiyatrolara gitmiştir tabiki. İginç olan
ise Pavlus a parlak ışığın söylediği Üvendireye karşı tepmekle kendine zarar
veriyorsun. 
Pavlos İsa Mesih in değilde Esilos un Agamemnon oyunundan sıkça
kullanılan ünlü bir dizeyi karşılarındakini
(Savcı Festus) etkilemek için söylüyor.
Kaynağı:
Agamemnon 1624 üvendireye karşı tepmek
Euripides Bacchae: “üvendireye karşı tepmek” (2)
Elçinin İşleri 17:28
28Nitekim, ‘O’nda yaşıyor ve hareket ediyoruz;
O’nda varız.’ Bazı ozanlarınızın belirttiği gibi, ‘Biz de O’nun soyundanız.’
Kaynağı
Ve Epimenides (6ıncı yüzyıl BC) Yunan tanrısı Zeus(Baba) için :
“‘O’nda yaşıyor ve hareket ediyoruz; O’nda varız.”
Aratus : “Biz de O’nun soyundanız.” (3)
1 Tımoteos 5:4

4Ama dul kadının çocukları ya da yeğenleri varsa,bunlar öncelikle
kendi ev halkına merhametli olmayı öğrensinler.
Kaynağı:
Publius Terentius (Terence) (Latin komedya yazarı) 190 BC: “Ama dul kadının
çocukları ya da yeğenleri varsa, bunlar öncelikle kendi ev halkına merhametli
olmayı öğrensinler.”
(4)
Eski Yunan ve Roma putperest sanatçıları eserlerine tanrılarına veya tanrıçalarına
atıflarda bulunarak yazmışlardı. Kutsal Ruh ları meğer putperest şairlermiş Pavlus un
oraya buraya yazdıkları mektuplarda dahil toplama kitaba Tanrı sözü diyenler nasılda
aldanıyorlar.
Size ebedi hayatınızı belirleyecek mayası bozuk bşr katil olan felan
tarafından yazılmış mektuplar verseler, daha sonra o mektuplarn felan ın
orıjınal yazısından 300 sonra yazılmış kopyelerin kopyesi olduğunu bilseniz ve
mektupların orijinallerinin olmadığını bilseniz, ayrıca zaman içinde eklemeler
çıkarmalar olduğunu öğrenseniz, birçok çelişki gçrseniz, ve felan ın
Felanyus olabileceğini anlasanız….hala o mektuplara tanrının sözü diye
inanıp ebedi hayatınızı teslım edermiydiniz?
SÜNNETÇİ PAVLUS
Elçinin İşleri 16:3
1 Pavlus, Derbe ve Listra’ya da uğradı. Listra’da annesi imanlı bir Yahudi,
babası ise Grek olan Timoteyus adında bir İsa öğrencisi vardı.
2 Listra ve Konya’daki kardeşler ondan övgüyle söz ediyorlardı.
3 Timoteyus’u kendisiyle birlikte götürmek isteyen Pavlus, oralarda bulunan Yahudiler
yüzünden onu sünnet etti. Çünkü hepsi, babasının Grek olduğunu biliyordu.
(Not: Türkçe tercümede sünnet ettirdi diyor ama İngilizce Yeni Ahitlerde Pavlus un sünnet ettiği
yazıyor.)
Yahudi Hıristiyanların Pavlus a çok şiddetli bir şekilde karşı çıkmasının
sebeplerinden biride Pavlus un Yahudi olmayanları sünnetsiz olarak Hıristiyan lığa kabul
etmesiydi. Ama Pavlus Yahudilere yaranmak için Tımoteyus u sünnet etti. Ama İşin enteresan
yanı o zamanki sünnet olma yöntemleriydi.Roma zamanında, sünnet metal bir bıçak ile yapılırdı.
Eğer Pavlus Tımoteyus un sünnet olmasıı üstelemişse , sünnet olma ritüelinin 3 gerekli
parçası yerine getirilmeden tamamlanmayacağını hatırlatmamızda yarar var. Birinci şart
milah: sünnet derisinin dış kısmının kesilmesidir. Buda bıçağın bir kez silmesiyle yapılır.
İkinci şart perıah: tamamen açık yatırmak için hala beze yapışan sünnet derisinin iç
astarının yırtılması, bu mohel denilen profesyonel sünnetçinin baş parmağının tırnağı
kullanması ile yapılır. Ritüelin üçüncü ve gerekli parçası mesisah: yaradan
kanın emilmesidir
. Pavlus zamannında mohel in penis i ağzına alarak yarayı
temizlemesi gerekiyordu. Bu Tımoteyus gibi yetişkin bir adam olması durumunda kanama
bol olurdu. Pavlus un Yahudi olmayan dönmelerinin neden sünnet olmaya isteksiz
olduklarını kolaylıkla tahmin edebiliriz. Zaten Antakya Helenistlerim arasında
Tevrat a yönelik daha liberal tutum ortaya çıkmaya başlamıştı ki sünnet geleneğinin
azalmaya başlaması şaşırtıcı değildir. Sünnet bıçağının gerçekte sizi Mesih ten
keseceğini düşünmek Pavlus un aşırılığıyla oldu.(6)
Bir başka deyişle Pavlus Tımoteyus un organını sünnet etmek için ağzına aldı. Ancak
Pavlus un Yeni Ahitte başka yerlerde sünnet olmaya şiddetle karşı çıktığını hatırlayalım.
Galatyalılar 5 2:6
2Bakın, ben Pavlus size şunu söylüyorum, sünnet olursanız Mesih’in size hiç
yararı olmaz. 3Sünnet edilen her adamı bir daha uyarıyorum: Kutsal Yasa’nın tümünü yerine
getirmek zorundadır. 4Yasa ile aklanmaya çalışan sizler, Mesih’ten ayrıldınız, Tanrı’nın
lütfundan uzak düştünüz. 5Ama biz aklanmanın verdiği umudun[ç] gerçekleşmesini Ruh’a
dayanarak, imanla bekliyoruz. 6Mesih İsa’da ne sünnetlilik ne de sünnetsizlik bir işe
yarar; yalnız sevgiyle etkin olan imanın değeri vardır.
Ancak Pavlus kendisini bir beladan korumak için Timoteyus u kendisi sünnet etmekten
kaçınmadı. Düşünülmesi gereken bariz gerçek şu: Yahudiler Timoteyus un sünnet olup
olmadığını anlamak için organını mı kontrol edecekti de Pavlus onu sünnet etti.
Neden başkasına yaptırmadı da kendisi sünnet etti acaba? Yoksa homoseksüel
güdülerimi besliyordu?
Pavlus un öğrencisinin kanlı penisini ağzına alıp emmesine Hıristiyanlar kendilerine
uyan yorumlarla açıklamaya uğraşabilirler ve yalanlayabilirler. Ama biz söylemiyoruz
kendi kitaplarında yazıyor.
Galatyalılar 2 20 de Mesihin kendisinde yaşadığını iddia eden Pavlus yetişkin öğrencinin
kanlı organını ağzına alıp emiyor ve Hıristiyanlar hala onun mektuplarını ve sözlerini
ciddiye alıp Pavlus u Tanrı nın elçisi diye azizleştiriyor?
Pavlus
Pavlus
Pavlus Veya Paul kimdir? Veya Pavlus diye biri gerçekten yaşadımı? Bu soruların kesin yanıtlarını hiç kimse veremez. Çünkü o zamanın Josephus gibi ünlü tarihçilerinde Pavlus hakkında bahsedilmiyor. Gerçi Josephus Hz İsa nın taraftarlarına zulüm eden Saul diye birinden bahsediyor  Ama bu kimsenin değiştiğinden veya Hıistiyan olduğundan bahsetmiyor.  Bu konuda kaynaklar Pavlus un oraya buraya yolladığı mektuplar, Markos, Matta, ve Yuhanna da Pavlus tan zaten bahsedilmiyor . Bu mektupların  Markos , Matta, ve Yuhanna dan önce yazıldığını tarihçiler kabul ediyor ancak bu mektuplardan hiç birinin orjinali yok, hatta orijinalinin kopyesi bile yok. Belki kopyesinin…. kopyeleri var. Peki bu mektupları Korint ten, Efes ten, Selanik ten kim topladı? Nasıl bir araya getirildi? Tarihçiler bu mektupları toplayan kimsenin dualist inanca sahip Sinoplu Marsiyon olduğunu yazarlar ve bu mektuplarda kendi dualist inançlarına göre değişiklik yaptığını tarihçiler ayrıca söyler. Bazı tarihçilerde Tvannalı Apollonıus (Latincesi Pavlus)  diye bir Grek  Mistiğin mektuplarıydı der felan..   Pavlus un 67 yılında Romalılar tarafından öldürüldüğü söylenir ama Roma daki Kolisyum da öldürüldüğüne dair o zamanki kayıtlarda ismine rastlanmaz.  Sonuç olarak  ebedi hayatınızı Pavlus un Oray’a buraya yazdığı mektuplara göre belirleyecek olursanız  bir defa daha düşünün derim ve bunu tamamen kalbimden söylüyorum.
Pavlus un Korintlilere gönderdiği üçüncü mektup:
“Saygıdeğer Korintliler,
Size üçüncü defa yazıyorum ama maalesef  hiçbir cevap alamıyorum. Ben sizin Korintte işinizi nasıl yaptığınızı bilemiyorum, ama geldiğim yerde bu çok kaba bir davranış , mektubuma acele cevap bekler küçüklerin gözlerinden büyüklerinde bir yerinden öperim.
saygılar sevgiler,
Saul , aka  Pavlus , Tarsus .


Kaynaklar
(1) O’Connor, A Critical Life, p6.
(2) A. N. Wilson, Paul:The Mind of the Apostle (W. W. Norton & Co., N.Y., 1997), pp. 75-76.
(3) Aratus, Phenomenae / Phainomena 1-5
(4) Andria Act IV — at this link pp 34-44.
(5) http://www.sacred-texts.com/cla/aot/laot/laot44.htm
(6) A. N. Wilson, Paul The Mind Of The Apostle, (Pimlico, 1998), p. 128

ALINTI
 https://hakikat313.wordpress.com/pavlus/

Siz, siz olun Yehova Şahitlerini evinizden, ailenizden ve hatta tanıdıklarınızdan ırak tutun.

Türk insanı üzerine bilinen ya da bilinmeyen birçok oyunlar oynanıyor.  Dünyanın neresinde olursa olsun Müslüman  Türk insani yoğun bir kı...